7 Kasım 2012 Çarşamba

Açlık grevleri



12 Eylül 2012 tarihinde, bazı cezaevlerinde mahkûmların başlattığı, daha sonra ise yeni katılımlarla sayının artması ve bugün gelinen noktada “kritik eşik” denilen noktaya gelindiği “açlık grevleri” konusunu konuşalım.
Konunun önemi ve hassaslığı dikkate alınarak; bazı bilimsel, hukuksal ve evrensel ilkeler çerçevesiyle değerlendirildiğinde, açlık grevleriyle ilgili önyargıları, saptırmaları ve taleplerin daha iyi anlaşılabilirliğinin sağlanmış olunacağı kanaatindeyim.

Açlık grevi, Dünya Tabipler Birliği’nin Malta Bildirgesi’nde şu şekilde ifade edilmiştir: “Açlık grevcisi zihinsel olarak ehliyetli, açlık grevine kendi iradesiyle karar vermiş, bu nedenle belirli bir zaman için yiyecek ve/veya sıvı almayı reddeden kişidir.” Yani, genelde politik bir tutum olarak bir yasanın değişmesi ya da çıkması ya da özel bir amaç teşkil eden talep ya da taleplerin şiddet içermeyecek şekilde bireyin kendi iradesiyle aldığı kararın eyleme dönüşmüş halidir. Herhangi bir uygulamayı benimsememek, reddetmek ya da kişi/grubun bazı isteklerinin kabul edilmesini sağlamak amaçlı yiyecek ve içecek almayı reddetmek diye açıklayabiliriz. Tanımlamadan da anlaşılacağı üzere açlık grevi, uluslar arası sözleşmelerle tanınmış temel bir haktır. İradesi açık olduğu sürece açlık grevini devam ettirme ve tedaviyi kabul etmeme hakkı varolduğu gibi doktorun zorla açlık grevcisine müdahale etmesi doğru bulunmuyor.
Konuyu biraz da yaşamla bağlantılamakta fayda var.
 
1980 darbesi ve açlık grevleri

Roma döneminde görüldüğü bilinecek kadar eski bir tarihe sahip olan açlık grevleri, Türkiye’ de çoğu kere yaşanmak durumunda kalmıştır. Özellikle 1980 darbesinden itibaren örgütlü, toplumsal muhalefetin susturulması için her türlü baskı aracı kullanılmış ve bunu sistematikleştirilerek tek tip bir yapı oluşturulmaya çalışılmıştır. Bunun sonucu olarak cezaevleri toplama kampları gibi kullanılmış, mahkûmlara işkence ve her türlü insanlık dışı uygulama yapılmıştır. Baskıların son bulması için açlık grevleri/ölüm oruçları yaparak protesto eden mahkûmların eylemleri ölümlerle sonuçlanmıştır. Başta Diyarbakır, Mamak, Metris ve Sağmalcılar cezaevlerinde ölümler olmuştur.
 
1996 ve 2000’li yıllar

İlerleyen yıllarda da bazı ölümlerin olduğu görülmüştür. Ama 1996 ve 2000 yıllarındaki açlık grevleri/ölüm oruçları korkunç şekilde bitmiştir. “F Tipi Cezaevleri” ni protesto etmek için 1996 yılında açlık grevlerine başlayan mahkumlar daha sonra tepkilerini ölüm orucuna dönüştürmüştür. Mahkumların tecridine sebep olacak “F Tipi” Hapishanelerin yaygınlaştırılması için yayınlanan “Mayıs Genelgesi” ne tepki olarak başlayan ölüm oruçlarında 12 kişi hayatını kaybetmiştir.
Hatırlatmakta fayda var. O genelgenin sahibi ve dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ağar, yargılandığı davada cezası kesinleşince “F Tipi olmayan, güvenli” bir cezaevinde cezasını çekmek için talepde bulunmuştu. Kendisine layık görülen ama mahkumlara layık görülmeyen bu istek; 12 mahkumun ölümüyle sonuçlanmıştı. Şimdiki Adalet Bakanı’ da kendisine Türkiye’nin en güvenli ve yaşanılabilir kenti seçilen Aydın’ın Yenipazar ilçesini bulmuş ve cezaevi boşaltılarak Mehmet Ağar’a tahsis edilmişti.
Devam edelim.
2000 yılındaki ölüm oruçlarının gerekçelerinde de yine F Tipi Cezaevlerinin kapatılması vardı. Hem ölüm oruçları hem de 19 Aralık operasyonuyla ölenlerin sayısı 100 leri geçmekteydi.
 
Bugünkü durum ve ciddiyetten uzak açıklamalar

Yazının da başında belirttiğim gibi açlık grevi politik bir tutum taşımaktadır. Bunu söylüyoruz çünkü tarihte olup bitenler böyle olduğunu gösteriyor. Bir protesto biçimi olup asla bir “intihar” değildir. Ne açlık grevi bir “şantaj” aracı olarak görülmekte, ne de açlık grevcisi “şov” yapmak için bu yönteme başvurmaktadır. Ki tarihte de böyle bir olay yoktur.
Ama tarihde, 1996 yılındaki ölüm orçları için Adalet Bakanı Şevket Kazan, açlık grevinde olan tutuklular için “Gizli gizli yiyorlar, numara yapıyorlar” dediği vardır. Ve ölüm orucunda 12 siyasi tutuklu hayatını kaybetmiş, onlarcası da sakat kalmıştı.
Kaldı ki; açlık grevlerinin sonucunda kalıcı bir takım hastalıklar olduğu ve hatta ölümle sonuçlanabileciği ortadayken; neden bir insan bu yolu tercih eder? sorusu ciddiye alınmak durumundadır. Daha önceki ölümler de düşünüldüğünde “ölsünler” yada “aç kalan yok” demek insani, vicdani ve ahlaki değildir.
Bugün devam eden açlık grevleri, elbette politik bir tutum içermektedir. Belki de, daha öncekilerinden farkı; kürt sorunun çözümsüzlüğünün, tıkanmışlığın sebebi olarak başlamasıdır. Kamuoyunda “KCK Davası” olarak bilinen olayın; 2009 yerel seçimlerinden beridir devam eden ve aralarında seçilmiş belediye başkanları, BDP yöneticileri ve üyelerinin bulunduğu ve 8000 civarında kişinin tutuklandığı gerçeğini görmezden gelerek, bugünkü açlık grevlerini değerlendirmek, hükümde bulunmak gerçekçi olmayacağı gibi sorunu çözme noktasından da uzaktır.
 
Ölümler başlamadan…

Hiçbir şeyin insan hayatından önemli olmadığı gerçeğini unutmadan,
hiç kimsenin yoktan bir sebep için bedenini ölüme yatırarak, yaşamdan vazgeçebilek
kadar keyfi bir davranış içerisine girmeyeceğini artık görmelidir.
Bu işin şakası yoktur.
Ölümler başladıktan sonra yapılacak girişimlerin hiçbir kıymeti kalmayacaktır.

Bu yazı 07.11.2012 tarihli Aydınpost sitesinde yayınlanmıştır.
http://www.aydinpost.com/aclik-grevleri--32148yy.htm?interstitial=true

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder