Dünyada görmek istediğin değişimin parçası ol.
7 Kasım 2012 Çarşamba
Açlık grevleri
12 Eylül 2012 tarihinde, bazı cezaevlerinde mahkûmların başlattığı, daha sonra ise yeni katılımlarla sayının artması ve bugün gelinen noktada “kritik eşik” denilen noktaya gelindiği “açlık grevleri” konusunu konuşalım.
Konunun önemi ve hassaslığı dikkate alınarak; bazı bilimsel, hukuksal ve evrensel ilkeler çerçevesiyle değerlendirildiğinde, açlık grevleriyle ilgili önyargıları, saptırmaları ve taleplerin daha iyi anlaşılabilirliğinin sağlanmış olunacağı kanaatindeyim.
Açlık grevi, Dünya Tabipler Birliği’nin Malta Bildirgesi’nde şu şekilde ifade edilmiştir: “Açlık grevcisi zihinsel olarak ehliyetli, açlık grevine kendi iradesiyle karar vermiş, bu nedenle belirli bir zaman için yiyecek ve/veya sıvı almayı reddeden kişidir.” Yani, genelde politik bir tutum olarak bir yasanın değişmesi ya da çıkması ya da özel bir amaç teşkil eden talep ya da taleplerin şiddet içermeyecek şekilde bireyin kendi iradesiyle aldığı kararın eyleme dönüşmüş halidir. Herhangi bir uygulamayı benimsememek, reddetmek ya da kişi/grubun bazı isteklerinin kabul edilmesini sağlamak amaçlı yiyecek ve içecek almayı reddetmek diye açıklayabiliriz. Tanımlamadan da anlaşılacağı üzere açlık grevi, uluslar arası sözleşmelerle tanınmış temel bir haktır. İradesi açık olduğu sürece açlık grevini devam ettirme ve tedaviyi kabul etmeme hakkı varolduğu gibi doktorun zorla açlık grevcisine müdahale etmesi doğru bulunmuyor.
Konuyu biraz da yaşamla bağlantılamakta fayda var.
1980 darbesi ve açlık grevleri
Roma döneminde görüldüğü bilinecek kadar eski bir tarihe sahip olan açlık grevleri, Türkiye’ de çoğu kere yaşanmak durumunda kalmıştır. Özellikle 1980 darbesinden itibaren örgütlü, toplumsal muhalefetin susturulması için her türlü baskı aracı kullanılmış ve bunu sistematikleştirilerek tek tip bir yapı oluşturulmaya çalışılmıştır. Bunun sonucu olarak cezaevleri toplama kampları gibi kullanılmış, mahkûmlara işkence ve her türlü insanlık dışı uygulama yapılmıştır. Baskıların son bulması için açlık grevleri/ölüm oruçları yaparak protesto eden mahkûmların eylemleri ölümlerle sonuçlanmıştır. Başta Diyarbakır, Mamak, Metris ve Sağmalcılar cezaevlerinde ölümler olmuştur.
1996 ve 2000’li yıllar
İlerleyen yıllarda da bazı ölümlerin olduğu görülmüştür. Ama 1996 ve 2000 yıllarındaki açlık grevleri/ölüm oruçları korkunç şekilde bitmiştir. “F Tipi Cezaevleri” ni protesto etmek için 1996 yılında açlık grevlerine başlayan mahkumlar daha sonra tepkilerini ölüm orucuna dönüştürmüştür. Mahkumların tecridine sebep olacak “F Tipi” Hapishanelerin yaygınlaştırılması için yayınlanan “Mayıs Genelgesi” ne tepki olarak başlayan ölüm oruçlarında 12 kişi hayatını kaybetmiştir.
Hatırlatmakta fayda var. O genelgenin sahibi ve dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ağar, yargılandığı davada cezası kesinleşince “F Tipi olmayan, güvenli” bir cezaevinde cezasını çekmek için talepde bulunmuştu. Kendisine layık görülen ama mahkumlara layık görülmeyen bu istek; 12 mahkumun ölümüyle sonuçlanmıştı. Şimdiki Adalet Bakanı’ da kendisine Türkiye’nin en güvenli ve yaşanılabilir kenti seçilen Aydın’ın Yenipazar ilçesini bulmuş ve cezaevi boşaltılarak Mehmet Ağar’a tahsis edilmişti.
Devam edelim.
2000 yılındaki ölüm oruçlarının gerekçelerinde de yine F Tipi Cezaevlerinin kapatılması vardı. Hem ölüm oruçları hem de 19 Aralık operasyonuyla ölenlerin sayısı 100 leri geçmekteydi.
Bugünkü durum ve ciddiyetten uzak açıklamalar
Yazının da başında belirttiğim gibi açlık grevi politik bir tutum taşımaktadır. Bunu söylüyoruz çünkü tarihte olup bitenler böyle olduğunu gösteriyor. Bir protesto biçimi olup asla bir “intihar” değildir. Ne açlık grevi bir “şantaj” aracı olarak görülmekte, ne de açlık grevcisi “şov” yapmak için bu yönteme başvurmaktadır. Ki tarihte de böyle bir olay yoktur.
Ama tarihde, 1996 yılındaki ölüm orçları için Adalet Bakanı Şevket Kazan, açlık grevinde olan tutuklular için “Gizli gizli yiyorlar, numara yapıyorlar” dediği vardır. Ve ölüm orucunda 12 siyasi tutuklu hayatını kaybetmiş, onlarcası da sakat kalmıştı.
Kaldı ki; açlık grevlerinin sonucunda kalıcı bir takım hastalıklar olduğu ve hatta ölümle sonuçlanabileciği ortadayken; neden bir insan bu yolu tercih eder? sorusu ciddiye alınmak durumundadır. Daha önceki ölümler de düşünüldüğünde “ölsünler” yada “aç kalan yok” demek insani, vicdani ve ahlaki değildir.
Bugün devam eden açlık grevleri, elbette politik bir tutum içermektedir. Belki de, daha öncekilerinden farkı; kürt sorunun çözümsüzlüğünün, tıkanmışlığın sebebi olarak başlamasıdır. Kamuoyunda “KCK Davası” olarak bilinen olayın; 2009 yerel seçimlerinden beridir devam eden ve aralarında seçilmiş belediye başkanları, BDP yöneticileri ve üyelerinin bulunduğu ve 8000 civarında kişinin tutuklandığı gerçeğini görmezden gelerek, bugünkü açlık grevlerini değerlendirmek, hükümde bulunmak gerçekçi olmayacağı gibi sorunu çözme noktasından da uzaktır.
Ölümler başlamadan…
Hiçbir şeyin insan hayatından önemli olmadığı gerçeğini unutmadan,
hiç kimsenin yoktan bir sebep için bedenini ölüme yatırarak, yaşamdan vazgeçebilek
kadar keyfi bir davranış içerisine girmeyeceğini artık görmelidir.
Bu işin şakası yoktur.
Ölümler başladıktan sonra yapılacak girişimlerin hiçbir kıymeti kalmayacaktır.
Bu yazı 07.11.2012 tarihli Aydınpost sitesinde yayınlanmıştır.
http://www.aydinpost.com/aclik-grevleri--32148yy.htm?interstitial=true
24 Ekim 2012 Çarşamba
Yaptım, oldu.
Tartışmalar
yaratan Belediye Yasa Tasarısı
Meclis Alt Komisyonu’ndan geçti.
Aylardan
beri konuşuyorduk(?).
Aydın’ın da
içinde olduğu 13 il, büyükşehir yapılıyor.
Yeni ilçeler
kuruluyor lakin bazı belediyeler ve köyler kapatılıyor.
Yeni kurulacak
ilçelere mahalle olacaklar.
Öyle bazı
dediğime bakmayın.
2590 belediyeden 1582 si kapatılacak.
Sadece bu değil.
16 bin köyde mahalleye dönüşecek.
Şimdi,
konunun ciddiyetini anlamak açısından bu rakamlar yeterli aslında.
Yani
Türkiye’deki belediyelerin yarısını kapatmak,
16 bin köyle
birlikte mahalleye çevirmek işini,
sadece basit
bir tasarı deyip geçemeyiz.
Bakıldığı
zaman reform diyebileceğimiz büyük
bir iş var ortada.
Peki,
gerçekten reform mu?
Yani bir il
neye göre büyükşehir yapılır.
Hangi kriterlere
göre.
Nüfus mu?
Fiziki şartlar mı?
Ekonomik
gelişmişlik düzeyi mi?
Aslında
hepsi. Kanun öyle diyor.
Ya da AKP
öyle uygun gördüğü için mi.
Aydın için
konuşacak olursak; bunlardan hangi şartları taşımaktadır?
Bunların
hiçbirini tartıştık mı?
Bu konularda
bilgilendirildik mi?
Belki Aydın,
bütün şartları taşıyor olabilir ama konuşmadık, fikrimiz alınmadı, bilgilendirilmedik.
AKP karar
verdi.
Hem de 8
günde 80 saat Meclis’te çalışarak oldu bitti.
Çalışarak
dediğime bakmayın; nasıl ki bize, sizi büyükşehir yapacağız,
Beldelerinizi
ve köylerinizi kapatacağız, yeni kurulacak ilçelere
mahalle
olacaksınız derken fikrimizi almadıkları gibi Meclis’de de diğer partilere
aynısını
yaptılar.
AKP
dışındaki tüm partiler itiraz etti ama tasarı dedikleri yasa aynen geçti.
Değişiklik
yapılmadan.
Yani şunu
anlıyoruz: Ya değişiklik yapılmayacak kadar kusursuz bir yasa hazırladılar ya
da
‘yaptım olacak’
tarzı bir yasayı dayattılar.
AKP’nin
‘yaptım olacak’ dayatmasına sanırım alıştık.
Meclis’de
çoğunluk onlarda olduğu için, bunu engelleyecek güce sahip değilseniz
yavaş yavaş
alışıyorsunuz bu duruma.
Öyle
olmasaydı; diğer partiler AKP’nin bu dayatmacı ‘yaptım oldu’ tarzını
engelleyemedikleri için Meclis’deki
durumlarını gözden geçirirlerdi.
Cumhuriyet
Halk Partisi, kısmen de olsa kapatılacak belediyelerin bir kısmında
‘referandum’ yaparak tepki gösterdi.
Aslında
AKP’nin yapması gereken işi yaptı.
Kapatılacak
1582 belediyeden 363 ünde yapılan referandumda 300 bin vatandaşımızın
292 bine
yakını ‘hayır belediyem kapatılmasın’ dedi.
Sanki böyle
çıkacağını bildiği için mi AKP, halka sormadan belediyeleri kapatmak istedi.
AKP niye
böyle yaptı ya da yapması gereken referandumu neden yapmadı? sorusuna cevap
AKP
Milletvekili Menderes Türel’den geldi.
CHP’nin yaptığı referandumları “çadır
tiyatrosuna” benzeterek
halkı küçümseyerek, niyetlerini ifşa etmiş oldu.
Şimdi, kime
sorsanız, ilimiz büyükşehir olsun diyecektir. Kimse itiraz etmeyecektir.
Ama kime
sorsanız, belediyem kapatılmasın diyecektir. İtiraz edecektir.
O yüzden;
sormaya lüzum duymadan, ‘yaptım oldu’ mu denmiştir.
Aksi halde AKP;
altına imza koyduğumuz ‘Avrupa Yerel
Yönetimler Özerlik Şartı’nın
5.
maddesinde dediği gibi; “Yerel
yönetimlerin sınırlarında, mevzuatın elverdiği durumlarda ve mümkünse bir
referandum yoluyla ilgili yerel topluluklara önceden danışılmadan değişiklik yapılamaz” hükmünü yok saymazdı.
Anayasamızın 90. Maddesinin, usulüne uygun olarak imzalanan uluslar arası sözleşmelerin
iç hukukun üstünde olduğu ifadesini görmezden gelmezdi.
Kapatılacak
belediyeler karşı dava açsa yeridir.
Bir konu
daha var.
Yeni
kurulacak ilçenin adı.
Aydın için
‘Efeler’ adını uygun görmüşler.
Kime sordunuz?
Mevzu şudur:
Doğup büyüdüğüm ve yaşadığım kentin idari yapısı, statüsü değiştiriliyor,
Beldeleri
kapatılıyor, köyleri mahalle yapılıyor,
yani
Aydın’ın geleceğiyle ilgili karar veriliyor,
ama Hükümet
zahmet edip burada yaşayanlara,
siz ne
düşünüyorsunuz? deme gereğini duymuyor.
Yasaları
hiçe saymak da cabası.
Yoksa “büyükşehir
oldunuz daha ne istiyorsun” deyip susalım mı diye düşünüyorlar.
Bu mudur
ileri demokrasi.
Şimdi
seviniyoruz ya büyükşehir olacağız diye, bir sonraki yazı da büyükşehir
olduğumuzda
bizi ne gibi
sürprizlerin beklediğiyle ilgili durumlara değineceğim.
Şimdilik
yazıya nokta koyalım.
Yarın
bayram.
Nerede ve kime
karşı olursa olsun, yapılan tüm haksızlıkları ve
tüm acıları yüreğinde hisseden, savaş
çığırtkanlarına inat,
barış ve
kardeşlik duygusuyla halkımızın bayramı kutlu olsun.
İyi
bayramlar.
Bu yazı 24.10.2012 tarihli Aydınpost sitesinde yayınlanmıştır.
10 Ekim 2012 Çarşamba
Neden Savaşa Hayır?
“Savaş siyasetin başka araçlarla
sürdürülmesidir.”
Tarihin gördüğü en acımasız savaşlardan birisi olan ve yaklaşık
10 milyon insanın öldüğü 1. Dünya Savaş’ından sonra, bir daha
böyle bir savaşın tekrarlanabileceğine kimse ihtimal vermemişti.
Savaşan devletler; ülkeler arasındaki sorunların barış
yoluyla çözülmesi için Cemiyet-i Akvam yani Milletler Cemiyeti’ni kurduklarında, bir daha dünya savaşının tekrarlanmasını önlediklerini
düşündüler.
Yanıldıklarını anlamaları için birincisinden daha
acımasız, daha kanlı ve daha çok insanın ölmesi gerekiyordu. Öyle de oldu.
50 milyondan fazla insan öldü ikinci savaşta.
Peki ne yaptılar?
İlkinde olduğu gibi barış için kurdukları Milletler Cemiyeti’ni önce feshettiler, ve dediler ki; “bir daha böyle savaşlar olmasın.” Olmasın dedikleri savaşlarda 60 milyondan fazla insan öldü.
İlkinde olduğu gibi barış için kurdukları Milletler Cemiyeti’ni önce feshettiler, ve dediler ki; “bir daha böyle savaşlar olmasın.” Olmasın dedikleri savaşlarda 60 milyondan fazla insan öldü.
Bu sefer adına ‘Birleşmiş Milletler’ (BM) dediler.
Yani “bu sefer savaşın olması gerçekten zorlaştı”
dediler. Savaşı BM’nin şartına bağladılar.
Yani savaş olmasın ama olacaksa da, BM karar versin.
Ve barış isteyen bu ülkeler; savaş örgütü NATO’yu kuran aynı ülkeler. Yani, barışı da savaşı da aynı ülkeler yönetiyor.
Savaş isteyen ülkelerin aynı zamanda dünyanın en büyük
silah üreticisi ülkeler olması ve bu ülkeler NATO’yu
yönetiyorlarken; aynı zamanda barışı savunması ve BM’yi yönetmesi ne kadar inandırıcı.
‘Soğuk Savaş’ dönemini, 40 yılı, ‘komünizm tehlikesi’
var diye savaşla geçirdiler; büyük, zengin, emperyalist güçler.
Berlin Duvarı yıkıldı, Sovyetler dağıldı, komünizm
tehlikesi geçti ama savaşlar bitmedi.
Çünkü dünya hala tehlikedeydi; büyük, zengin,
emperyalist devletler için.
Yugoslavya’yı parçaladılar,
Irak’ta Saddam’ı devirdiler,
Afganistan’da Taliban’ı devirdiler,
Filistin’i yerle bir ettiler,
Latin Amerika’yı ‘paramiliter’ ordularla kana buladılar,
Afrika’nın madenlerini sömürürlerken “Kara Kıta” yı birbirleriyle savaştırdılar, tehlike bitmedi, geçmedi.
‘El Kaide’ yi kendi elleriyle yaratıp düşmana karşı
savaştıranlar, şimdi yarattıkları düşmana karşı savaşıyorlar.
Amaç dünyayı yeniden şekillendirmek olunca her şey
mübah.
Şimdi ‘Arap
Baharı’ rüzgarı estiriyorlar.
Mısır, Tunus, Libya’da bitti…
Şimdi Suriye var, sonra İran.
Peki, bugün Suriye’de olup biten durumun sadece Esad ve
muhaliflerin(!) arasında bir savaş olarak mı görmeliyiz. Ya da bize
gösterilmeye çalışıldığı gibi; Muhalifleri (Özgür Suriye Ordusu) demokrasi
isteyen güçler, Esad’ı ise demokrasi karşıtı diktatör olarak mı
görmeliyiz.
Bu savaşın öncekilerinden bir farkı var mı?
Bir ülke; bir başka ülkedeki iktidarın devrilmesi için, o ülkedeki muhalifleri silahlandırmak, eğitmek hakkına
sahip midir?
Bugün; Suriye üzerinde yapılanların aynısının Türkiye
için yapıldığını düşünürsek, Esad’ın ülkesini savunmak için verdiği tepkiden
farklı bir tepki mi vereceğiz.
Bu savaş, Akçakale’de 5 insanımızın ölmesiyle “haydi
savaşa girelim” naralarını atanların, asıl savaşlarını ve teskereyi kimlerin
adına çıkarttıklarını gizlemek için kullandıkları örtüden
başka
bir şey ifade etmiyor.
Aynı şekilde ise bizim, Suriye’deki savaşa karşı
çıkmamız; ne Esad’çı olmamız ile ne de AKP karşıtı olmamızla açıklanabilir.
Yani Esad’çı olmasaydık ya da AKP’li olsaydık savaşadan
yana mı olacaktık.
Yani şunu demeğe getiriyorlar: Savaşa karşıysan Esad'cısın.
Bu kelimenin tam anlamıyla; saçmalığın daniskasıdır.
Akçakale’ye düşen top mermileriyle ölen 5 vatandaşımız, AKP’nin baştan beridir izlediği savaş politikasının
sonucudur. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin sonucudur.
Amerikanın Ortadoğudaki taşeronluğunu üstlenenlerin, BOP’un eş başkanıyım diyenlerin sonucudur.
Savaşa karşı çıkmak; sadece yoksulların ve ezilenlerin cepheye sürülerek ölmeleri ve öldürmelerine, ya da sivillerin ölmesini istememekten daha önemli bir gerekçeye sahiptir.
O gerekçede; hammadde kaynaklarını ve pazarları ele
geçirmek yani nüfuz alanları genişleterek ‘kar’ elde etmek isteyen
gözü dönmüş silah tüccarlarının ve emperyalist devletlerin planlarına
karşı çıkmaktır.
Emperyalizme karşı çıkmaktır.
Ezen emperyalist devletlerin karşısında sömürülen,
ezilen halkların yanında olmak demektir.
Irak savaşına bakınız. Irak’ta ‘kitle imha silahları’
var diyerek medya aracılıyla, dünyanın tehlikede olduğu üzerinden savaşın
haklılığı ve Saddam’ın devrilmesi gerekliliği propagandası yapılarak,
gerçekler gizlendi. Gerçeklerin öyle olmadığı ortaya çıkınca,
Saddam nasıl olsa çoktan devrilmiş olacaktı.
Ve bugün Irak’a silah satan ülkeler sıralamasında ve
petrolün kontrolünde ABD’li firmaların birinci sırada olması aslında
söylemeye çalıştıklarımızın özetidir.
Muhaliflerin yaptığı katliamları, Esad’ın yaptıklarından
daha önemsiz göstermeye çalışmak, bilerek ya da bilmeyerek savaşın
gerçek sebeplerini ve kim için savaştığını gizlemeye çalışanların ekmeğine
yağ sürmekten başka bir şey ifade etmez.
“Suriye’yi bir iki saatte yok edecek güçteyiz” diyerek savaş çığırtkanlığı yaparken zamları ardı ardına sıralamak akıllıca olsa gerek.
Bugün emperyalistlerin ekmeğine yağ sürenlere şunu lafı
hatırlatalım:
“Kapitalizm, gölgesini satamadığı ağacı keser.”
Bu sebeple; bu savaş bizim savaşımız değildir.
Bu yazı 10.10.2012 tarihli Aydınpost'ta yayınlanmıştır.
3 Ekim 2012 Çarşamba
Lider!
Bir siyasi partinin, iktidar olabilmesi için yeterli
sayıda bir seçmenin
desteğini sağlaması gerekmektedir. Bu desteği sağlamak
için,
Bir siyasi parti; kitlelerin karşısına çıkarken, parti
ve partinin politikaları
Oldukça önemlidir. Bu, siyasi bilinç düzeyleri yüksek
toplumlarda, önemli bir faktördür.
Lider de önemlidir ama her şey ona endekslenmemiştir.
Mesela; Fransa’da yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Sosyalist Parti
adayı Hollande’ın kazanması, onun liderlik özelliğinden değil-ki yoktu zaten- partisinin başarısından kaynaklanıyordu.
Lidere önem vermedikleri sonucu çıkmadığı gibi;
seçilmesi için tek koşul olarak görülmüyor.
Türkiye siyasetinde; hiç şüphesiz, durum böyle değil.
Tek kelimeyle lider odaklıdır.
Lider, lider özellikleri taşımıyorsa, kitlelerin
nazarında itibarı pek olmuyor.
Menderes, Demirel,
Ecevit, Türkeş, Özal gibi siyasetçiler;
bir takım lider özelliklerine sahip
Oldukları için belli bir dönem için kitleleri peşinden
sürükleyebilmişlerdir.
Lider odaklı bir siyasetin sonu; bu liderlerin
kendilerinden sonra
hareketi devam ettirecek başka liderler çıkaramaması
durumundan,
o siyasi hareketin lideriyle birlikte sona eriyor olması
kaçınılmaz oluyor.
Bu konuda; yakın tarihimiz bu örneklerle doludur.
Tarih, hep bu yönde tekerrür etmiştir.
Geçtiğimiz pazar günü yapılan Adalet ve Kalkınma
Partisi’nin
4. Olağan Kongresini izlediğim vakit, aklıma diğer lider
örnekleri geldi.
Öncekileri de kendi dönemlerine damgasını vurdular…
Geniş halk
desteğini arkasına alabildiler….
Belli bir değişimi ve dönüşümü temsil ettiler…
Bir süre sonra da kendileri o değişime ayak
uyduramadıkları için,
Son kullanma tarihini doldurmuş ürün gibi yenileriyle
değiştirildiler.
Evet, AKP Kongresi aslında tam da buna verilebilecek iyi
bir örnek.
Erdoğan’ın iki buçuk saatlik konuşmasını çıkartın;
ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.
Tamamıyla; Erdoğan’ın liderliğini üzerine kurulmuş,
Erdoğan olmadan bir hiç görüntüsü veren bir partinin
kongresiydi.
Bunu da dosta
düşmana yeniden göstermiş oldu.
Kabul edelim ki; Başbakan’ın bir karizması var.
İyi de bir hatip. İşi çok zor değil yani.
Konuşma metni önceden hazırlanıyor nasıl olsa.
Başbakan sadece sahnenin her yerine serpiştirilmiş
promterlara bakarak,
Sahip olduğu bazı
lider özelliklerini de kullanarak,
Konuşmayı şiirlerle
süsleyecek,
Ses tonunu doğru kullanacak,
Vurguları doğru yapacak…
Sonra alkışları toplayacak.
Ki öyle de oluyor zaten.
Peki, konuşmanın içeriği.
Ya da şöyle soralım: Alkışlar, Başbakan’ın konuşmasının
içeriğine mi yönelik yoksa
Yukarıdaki özellikleri uygulamasından dolayı iyi
yapılmış bir konuşmaya mı yönelik.
Eğer içeriğine yönelik olsaydı;
Kongreyi; Evrensel, Birgün, Cumhuriyet, Aydınlık, Sözcü
ve Yeniçağ gazetelerinin
İzlemesi engellenmişken; Başbakan’ın, ülkemizde basının,
ne kadar özgür olduğuna
vurgu yapması alkışlanmazdı.
Ya da köylüye ananı da al git,
Yargılanan gazetecilere terörist,
Kürtajı savunanlara katil,
ÖSYM’yi ve Ali Demir’i eleştirenler şerefsizdir,
Suriye politikasını eleştirenlere Baas’cı diyen Başbakan’ın,
Kongrede “biz her
türlü ayrımcılığı reddeden, 75 milyon insanımızın tamamını
Kucaklayan bir anlayışla yola çıktık” demesini
alkışlamazdı.
Hele hele şu çelişkeye hiç düşmezdi.
Başbakan, Kürtlerden yeterli oyu alamadığının farkında.
O yüzden, BDP’ye oy veren Kürtlerin oyunu istiyor.
İstiyor da,…
Bir yandan KCK operasyonlarıyla binlerce BDP üyesi,
yönetici,
belediye başkanı ve hatta milletvekili tutukluyken,
ve ayrıca desteğini almaya çalıştığın kesimin oy verdiği
BDP’ye yönelik,
ağza alınmayacak
hakaretler ederken gerçektende, BDP’ye oy veren
Kürtlerin oyunu alabileceğini zannetmesi çok büyük bir
çelişki.
Bence Başbakan, Kürtlerle ilgili bir gerçeğin farkına
varmış,
Yani daha fazla oy alamayacağını anlamış.
Öyle ki; “AK
Parti Kürt kardeşlerinin sorunlarının çözümü için
son derece samimi adımlar atmıştır. Biz Kürt
kardeşlerimiz için yüzlerce adım attık,
artık onlardan bir adım bekliyoruz” itirafında bulundu.
Yani bizden bu kadar. Eğer, bu adımlar oya dönüşmüyorsa,
başka adım yok demeye getirdi.
Ama önemli olan alkışı almaktı. Fazlasıyla da aldı.
Başka örneklere girmeyeceğim yoksa mümkün değil bu yazı
bitmez.
Evet Erdoğan, bir liderin sahip olması gereken bazı
özelliklerine sahip.
İyi bir de hatip. Promterdan da okuyunca sorun olmuyor.
Sadece Kongrede “harikalar dünyası” tablosu çizerken
sattığınız hayalle,
belki bir seçim
daha kazanabilir,
İktidarınızı bir süre daha uzatabilirsiniz.
2071 ‘e kadar değil ama.
Nasıl olsa kürsüden inecek ve kongrede hiç onları söylememiş
gibi
Yine bildiğinizi okuyacaksınız.
Ve vakti geldiğinde; karşınızda, promterdan okuyarak
yeni harikalar diyarı yaratacağınız,
yeni hayaller satacağınız bir kongre ya da kalabalıklar
bulamayacaksınız.
İşte o vakit; herkes gibi, her şey sıradanlaşıyor…
Ve o vakit; değil tam bir lider olmanız, dünyaya hakim
olsanız da,
Sizi bekleyen sona engel olamazsınız.
Tarih, tekerrür ederken, lider mider dinlemez hani.
Bu yazı 03.10.2012 tarihinde Aydınpost sitesinde yayınlanmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



