7 Kasım 2012 Çarşamba

Açlık grevleri



12 Eylül 2012 tarihinde, bazı cezaevlerinde mahkûmların başlattığı, daha sonra ise yeni katılımlarla sayının artması ve bugün gelinen noktada “kritik eşik” denilen noktaya gelindiği “açlık grevleri” konusunu konuşalım.
Konunun önemi ve hassaslığı dikkate alınarak; bazı bilimsel, hukuksal ve evrensel ilkeler çerçevesiyle değerlendirildiğinde, açlık grevleriyle ilgili önyargıları, saptırmaları ve taleplerin daha iyi anlaşılabilirliğinin sağlanmış olunacağı kanaatindeyim.

Açlık grevi, Dünya Tabipler Birliği’nin Malta Bildirgesi’nde şu şekilde ifade edilmiştir: “Açlık grevcisi zihinsel olarak ehliyetli, açlık grevine kendi iradesiyle karar vermiş, bu nedenle belirli bir zaman için yiyecek ve/veya sıvı almayı reddeden kişidir.” Yani, genelde politik bir tutum olarak bir yasanın değişmesi ya da çıkması ya da özel bir amaç teşkil eden talep ya da taleplerin şiddet içermeyecek şekilde bireyin kendi iradesiyle aldığı kararın eyleme dönüşmüş halidir. Herhangi bir uygulamayı benimsememek, reddetmek ya da kişi/grubun bazı isteklerinin kabul edilmesini sağlamak amaçlı yiyecek ve içecek almayı reddetmek diye açıklayabiliriz. Tanımlamadan da anlaşılacağı üzere açlık grevi, uluslar arası sözleşmelerle tanınmış temel bir haktır. İradesi açık olduğu sürece açlık grevini devam ettirme ve tedaviyi kabul etmeme hakkı varolduğu gibi doktorun zorla açlık grevcisine müdahale etmesi doğru bulunmuyor.
Konuyu biraz da yaşamla bağlantılamakta fayda var.
 
1980 darbesi ve açlık grevleri

Roma döneminde görüldüğü bilinecek kadar eski bir tarihe sahip olan açlık grevleri, Türkiye’ de çoğu kere yaşanmak durumunda kalmıştır. Özellikle 1980 darbesinden itibaren örgütlü, toplumsal muhalefetin susturulması için her türlü baskı aracı kullanılmış ve bunu sistematikleştirilerek tek tip bir yapı oluşturulmaya çalışılmıştır. Bunun sonucu olarak cezaevleri toplama kampları gibi kullanılmış, mahkûmlara işkence ve her türlü insanlık dışı uygulama yapılmıştır. Baskıların son bulması için açlık grevleri/ölüm oruçları yaparak protesto eden mahkûmların eylemleri ölümlerle sonuçlanmıştır. Başta Diyarbakır, Mamak, Metris ve Sağmalcılar cezaevlerinde ölümler olmuştur.
 
1996 ve 2000’li yıllar

İlerleyen yıllarda da bazı ölümlerin olduğu görülmüştür. Ama 1996 ve 2000 yıllarındaki açlık grevleri/ölüm oruçları korkunç şekilde bitmiştir. “F Tipi Cezaevleri” ni protesto etmek için 1996 yılında açlık grevlerine başlayan mahkumlar daha sonra tepkilerini ölüm orucuna dönüştürmüştür. Mahkumların tecridine sebep olacak “F Tipi” Hapishanelerin yaygınlaştırılması için yayınlanan “Mayıs Genelgesi” ne tepki olarak başlayan ölüm oruçlarında 12 kişi hayatını kaybetmiştir.
Hatırlatmakta fayda var. O genelgenin sahibi ve dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ağar, yargılandığı davada cezası kesinleşince “F Tipi olmayan, güvenli” bir cezaevinde cezasını çekmek için talepde bulunmuştu. Kendisine layık görülen ama mahkumlara layık görülmeyen bu istek; 12 mahkumun ölümüyle sonuçlanmıştı. Şimdiki Adalet Bakanı’ da kendisine Türkiye’nin en güvenli ve yaşanılabilir kenti seçilen Aydın’ın Yenipazar ilçesini bulmuş ve cezaevi boşaltılarak Mehmet Ağar’a tahsis edilmişti.
Devam edelim.
2000 yılındaki ölüm oruçlarının gerekçelerinde de yine F Tipi Cezaevlerinin kapatılması vardı. Hem ölüm oruçları hem de 19 Aralık operasyonuyla ölenlerin sayısı 100 leri geçmekteydi.
 
Bugünkü durum ve ciddiyetten uzak açıklamalar

Yazının da başında belirttiğim gibi açlık grevi politik bir tutum taşımaktadır. Bunu söylüyoruz çünkü tarihte olup bitenler böyle olduğunu gösteriyor. Bir protesto biçimi olup asla bir “intihar” değildir. Ne açlık grevi bir “şantaj” aracı olarak görülmekte, ne de açlık grevcisi “şov” yapmak için bu yönteme başvurmaktadır. Ki tarihte de böyle bir olay yoktur.
Ama tarihde, 1996 yılındaki ölüm orçları için Adalet Bakanı Şevket Kazan, açlık grevinde olan tutuklular için “Gizli gizli yiyorlar, numara yapıyorlar” dediği vardır. Ve ölüm orucunda 12 siyasi tutuklu hayatını kaybetmiş, onlarcası da sakat kalmıştı.
Kaldı ki; açlık grevlerinin sonucunda kalıcı bir takım hastalıklar olduğu ve hatta ölümle sonuçlanabileciği ortadayken; neden bir insan bu yolu tercih eder? sorusu ciddiye alınmak durumundadır. Daha önceki ölümler de düşünüldüğünde “ölsünler” yada “aç kalan yok” demek insani, vicdani ve ahlaki değildir.
Bugün devam eden açlık grevleri, elbette politik bir tutum içermektedir. Belki de, daha öncekilerinden farkı; kürt sorunun çözümsüzlüğünün, tıkanmışlığın sebebi olarak başlamasıdır. Kamuoyunda “KCK Davası” olarak bilinen olayın; 2009 yerel seçimlerinden beridir devam eden ve aralarında seçilmiş belediye başkanları, BDP yöneticileri ve üyelerinin bulunduğu ve 8000 civarında kişinin tutuklandığı gerçeğini görmezden gelerek, bugünkü açlık grevlerini değerlendirmek, hükümde bulunmak gerçekçi olmayacağı gibi sorunu çözme noktasından da uzaktır.
 
Ölümler başlamadan…

Hiçbir şeyin insan hayatından önemli olmadığı gerçeğini unutmadan,
hiç kimsenin yoktan bir sebep için bedenini ölüme yatırarak, yaşamdan vazgeçebilek
kadar keyfi bir davranış içerisine girmeyeceğini artık görmelidir.
Bu işin şakası yoktur.
Ölümler başladıktan sonra yapılacak girişimlerin hiçbir kıymeti kalmayacaktır.

Bu yazı 07.11.2012 tarihli Aydınpost sitesinde yayınlanmıştır.
http://www.aydinpost.com/aclik-grevleri--32148yy.htm?interstitial=true

24 Ekim 2012 Çarşamba

Yaptım, oldu.




Tartışmalar yaratan Belediye Yasa Tasarısı Meclis Alt Komisyonu’ndan geçti. 
Aylardan beri konuşuyorduk(?).
Aydın’ın da içinde olduğu 13 il, büyükşehir yapılıyor.
Yeni ilçeler kuruluyor lakin bazı belediyeler ve köyler kapatılıyor.
Yeni kurulacak ilçelere mahalle olacaklar.
Öyle bazı dediğime bakmayın.
2590 belediyeden 1582 si kapatılacak.
Sadece bu değil.
16 bin köyde mahalleye dönüşecek.
Şimdi, konunun ciddiyetini anlamak açısından bu rakamlar yeterli aslında.
Yani Türkiye’deki belediyelerin yarısını kapatmak,
16 bin köyle birlikte mahalleye çevirmek işini,
sadece basit bir tasarı deyip geçemeyiz.
Bakıldığı zaman reform diyebileceğimiz büyük bir iş var ortada.
Peki, gerçekten reform mu?
Yani bir il neye göre büyükşehir yapılır.
Hangi kriterlere göre.
Nüfus mu?
Fiziki şartlar mı?
Ekonomik gelişmişlik düzeyi mi?
Aslında hepsi. Kanun öyle diyor.
Ya da AKP öyle uygun gördüğü için mi.
Aydın için konuşacak olursak; bunlardan hangi şartları taşımaktadır?
Bunların hiçbirini tartıştık mı?
Bu konularda bilgilendirildik mi?
Belki Aydın, bütün şartları taşıyor olabilir ama konuşmadık, fikrimiz alınmadı, bilgilendirilmedik.
AKP karar verdi.
Hem de 8 günde 80 saat Meclis’te çalışarak oldu bitti.
Çalışarak dediğime bakmayın; nasıl ki bize, sizi büyükşehir yapacağız,
Beldelerinizi ve köylerinizi kapatacağız, yeni kurulacak ilçelere
mahalle olacaksınız derken fikrimizi almadıkları gibi Meclis’de de diğer partilere
aynısını yaptılar.
AKP dışındaki tüm partiler itiraz etti ama tasarı dedikleri yasa aynen geçti.
Değişiklik yapılmadan.
Yani şunu anlıyoruz: Ya değişiklik yapılmayacak kadar kusursuz bir yasa hazırladılar ya da
‘yaptım olacak’ tarzı bir yasayı dayattılar.
AKP’nin ‘yaptım olacak’ dayatmasına sanırım alıştık.
Meclis’de çoğunluk onlarda olduğu için, bunu engelleyecek güce sahip değilseniz
yavaş yavaş alışıyorsunuz bu duruma.
Öyle olmasaydı; diğer partiler AKP’nin bu dayatmacı ‘yaptım oldu’ tarzını engelleyemedikleri için Meclis’deki durumlarını gözden geçirirlerdi.
Cumhuriyet Halk Partisi, kısmen de olsa kapatılacak belediyelerin bir kısmında
 ‘referandum’ yaparak tepki gösterdi.
Aslında AKP’nin yapması gereken işi yaptı.
Kapatılacak 1582 belediyeden 363 ünde yapılan referandumda 300 bin vatandaşımızın
292 bine yakını ‘hayır belediyem kapatılmasın’ dedi.
Sanki böyle çıkacağını bildiği için mi AKP, halka sormadan belediyeleri kapatmak istedi.
AKP niye böyle yaptı ya da yapması gereken referandumu neden yapmadı? sorusuna cevap
AKP Milletvekili Menderes Türel’den geldi.
CHP’nin yaptığı referandumları “çadır tiyatrosuna” benzeterek
halkı küçümseyerek,  niyetlerini ifşa etmiş oldu.
Şimdi, kime sorsanız, ilimiz büyükşehir olsun diyecektir. Kimse itiraz etmeyecektir.
Ama kime sorsanız, belediyem kapatılmasın diyecektir. İtiraz edecektir.
O yüzden; sormaya lüzum duymadan, ‘yaptım oldu’ mu denmiştir.
Aksi halde AKP; altına imza koyduğumuz ‘Avrupa Yerel Yönetimler Özerlik Şartı’nın
5. maddesinde dediği gibi; “Yerel yönetimlerin sınırlarında, mevzuatın elverdiği durumlarda ve mümkünse bir referandum yoluyla ilgili yerel topluluklara önceden danışılmadan değişiklik yapılamaz hükmünü yok saymazdı.
Anayasamızın 90. Maddesinin, usulüne uygun olarak imzalanan uluslar arası  sözleşmelerin
iç hukukun üstünde olduğu ifadesini görmezden gelmezdi.
Kapatılacak belediyeler karşı dava açsa yeridir.
Bir konu daha var.
Yeni kurulacak ilçenin adı.
Aydın için ‘Efeler’ adını uygun görmüşler.
Kime sordunuz?
Mevzu şudur: Doğup büyüdüğüm ve yaşadığım kentin idari yapısı, statüsü değiştiriliyor,
Beldeleri kapatılıyor, köyleri mahalle yapılıyor,
yani Aydın’ın geleceğiyle ilgili karar veriliyor,
ama Hükümet zahmet edip burada yaşayanlara,
siz ne düşünüyorsunuz? deme gereğini duymuyor.
Yasaları hiçe saymak da cabası.
Yoksa “büyükşehir oldunuz daha ne istiyorsun” deyip susalım mı diye düşünüyorlar.
Bu mudur ileri demokrasi.
Şimdi seviniyoruz ya büyükşehir olacağız diye, bir sonraki yazı da büyükşehir olduğumuzda
bizi ne gibi sürprizlerin beklediğiyle ilgili durumlara değineceğim.
Şimdilik yazıya nokta koyalım.
Yarın bayram.
Nerede ve kime karşı olursa olsun, yapılan tüm haksızlıkları ve
tüm acıları yüreğinde hisseden, savaş çığırtkanlarına inat,
barış ve kardeşlik duygusuyla halkımızın bayramı kutlu olsun.
İyi bayramlar.

Bu yazı 24.10.2012 tarihli Aydınpost sitesinde yayınlanmıştır.

10 Ekim 2012 Çarşamba

Neden Savaşa Hayır?



 
Savaş siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir.

Tarihin gördüğü en acımasız savaşlardan birisi olan ve yaklaşık 10 milyon insanın öldüğü 1. Dünya Savaş’ından sonra, bir daha böyle bir savaşın tekrarlanabileceğine kimse ihtimal vermemişti.
Savaşan devletler; ülkeler arasındaki sorunların barış yoluyla çözülmesi için Cemiyet-i Akvam yani Milletler Cemiyeti’ni kurduklarında, bir daha dünya savaşının tekrarlanmasını önlediklerini düşündüler.
Yanıldıklarını anlamaları için birincisinden daha acımasız, daha kanlı ve daha çok insanın ölmesi gerekiyordu. Öyle de oldu. 
50 milyondan fazla insan öldü ikinci savaşta.
Peki ne yaptılar? 
İlkinde olduğu gibi barış için kurdukları Milletler Cemiyeti’ni önce feshettiler,  ve dediler ki; “bir daha böyle savaşlar olmasın.” Olmasın dedikleri savaşlarda 60 milyondan fazla insan öldü.  
Bu sefer adına ‘Birleşmiş Milletler’ (BM) dediler.
Yani “bu sefer savaşın olması gerçekten zorlaştı” dediler. Savaşı BM’nin şartına bağladılar.
Yani savaş olmasın ama olacaksa da, BM karar versin.
Ve barış isteyen bu ülkeler;  savaş örgütü NATO’yu kuran aynı ülkeler. Yani, barışı da savaşı da aynı ülkeler yönetiyor.
Savaş isteyen ülkelerin aynı zamanda dünyanın en büyük silah üreticisi ülkeler olması ve bu ülkeler NATO’yu yönetiyorlarken;  aynı zamanda barışı savunması ve BM’yi yönetmesi ne kadar inandırıcı.

‘Soğuk Savaş’ dönemini, 40 yılı, ‘komünizm tehlikesi’ var diye savaşla geçirdiler; büyük, zengin, emperyalist güçler.
Berlin Duvarı yıkıldı, Sovyetler dağıldı, komünizm tehlikesi geçti ama savaşlar bitmedi.
Çünkü dünya hala tehlikedeydi; büyük, zengin, emperyalist devletler için.
Yugoslavya’yı parçaladılar,
Irak’ta Saddam’ı devirdiler,
Afganistan’da Taliban’ı devirdiler,
Filistin’i yerle bir ettiler,
Latin Amerika’yı ‘paramiliter’ ordularla kana buladılar,
Afrika’nın madenlerini sömürürlerken “Kara Kıta” yı birbirleriyle savaştırdılar, tehlike bitmedi, geçmedi.
‘El Kaide’ yi kendi elleriyle yaratıp düşmana karşı savaştıranlar, şimdi yarattıkları düşmana karşı savaşıyorlar.
Amaç dünyayı yeniden şekillendirmek olunca her şey mübah.
Şimdi  ‘Arap Baharı’ rüzgarı estiriyorlar.
Mısır, Tunus, Libya’da bitti…
Şimdi Suriye var, sonra İran.

Peki, bugün Suriye’de olup biten durumun sadece Esad ve muhaliflerin(!) arasında bir savaş olarak mı görmeliyiz. Ya da bize gösterilmeye çalışıldığı gibi; Muhalifleri (Özgür Suriye Ordusu) demokrasi isteyen güçler, Esad’ı ise demokrasi karşıtı diktatör olarak mı görmeliyiz.
Bu savaşın öncekilerinden bir farkı var mı?

Bir ülke; bir başka ülkedeki iktidarın devrilmesi için, o ülkedeki muhalifleri silahlandırmak, eğitmek hakkına sahip midir?
Bugün; Suriye üzerinde yapılanların aynısının Türkiye için yapıldığını düşünürsek, Esad’ın ülkesini savunmak için verdiği tepkiden farklı bir tepki mi vereceğiz.

Bu savaş, Akçakale’de 5 insanımızın ölmesiyle “haydi savaşa girelim” naralarını atanların, asıl savaşlarını ve teskereyi kimlerin adına çıkarttıklarını gizlemek için kullandıkları örtüden başka
bir şey ifade etmiyor.
Aynı şekilde ise bizim, Suriye’deki savaşa karşı çıkmamız; ne Esad’çı olmamız ile ne de AKP karşıtı olmamızla açıklanabilir.
Yani Esad’çı olmasaydık ya da AKP’li olsaydık savaşadan yana mı olacaktık.
Yani şunu demeğe getiriyorlar: Savaşa karşıysan Esad'cısın.
Bu kelimenin tam anlamıyla; saçmalığın daniskasıdır.

Akçakale’ye düşen top mermileriyle ölen 5 vatandaşımız, AKP’nin baştan beridir izlediği savaş politikasının sonucudur. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin sonucudur.
Amerikanın Ortadoğudaki taşeronluğunu üstlenenlerin, BOP’un eş başkanıyım diyenlerin sonucudur. 

Savaşa karşı çıkmak; sadece yoksulların ve ezilenlerin cepheye sürülerek ölmeleri ve öldürmelerine, ya da sivillerin ölmesini istememekten daha önemli bir gerekçeye sahiptir.
O gerekçede; hammadde kaynaklarını ve pazarları ele geçirmek yani nüfuz alanları genişleterek ‘kar’ elde etmek isteyen gözü dönmüş silah tüccarlarının ve emperyalist devletlerin planlarına karşı çıkmaktır.
Emperyalizme karşı çıkmaktır.
Ezen emperyalist devletlerin karşısında sömürülen, ezilen halkların yanında olmak demektir.

Irak savaşına bakınız. Irak’ta ‘kitle imha silahları’ var diyerek medya aracılıyla, dünyanın tehlikede olduğu üzerinden savaşın haklılığı ve Saddam’ın devrilmesi gerekliliği propagandası yapılarak, gerçekler gizlendi. Gerçeklerin öyle olmadığı ortaya çıkınca,
Saddam nasıl olsa çoktan devrilmiş olacaktı.
Ve bugün Irak’a silah satan ülkeler sıralamasında ve petrolün kontrolünde ABD’li firmaların birinci sırada olması aslında söylemeye çalıştıklarımızın özetidir.

Muhaliflerin yaptığı katliamları, Esad’ın yaptıklarından daha önemsiz göstermeye çalışmak, bilerek ya da bilmeyerek savaşın gerçek sebeplerini ve kim için savaştığını gizlemeye çalışanların ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey ifade etmez.

“Suriye’yi bir iki saatte yok edecek güçteyiz” diyerek savaş çığırtkanlığı yaparken zamları ardı ardına sıralamak akıllıca olsa gerek.
Bugün emperyalistlerin ekmeğine yağ sürenlere şunu lafı hatırlatalım:
“Kapitalizm, gölgesini satamadığı ağacı keser.”

Bu sebeple; bu savaş bizim savaşımız değildir.

 Bu yazı 10.10.2012 tarihli Aydınpost'ta yayınlanmıştır.

3 Ekim 2012 Çarşamba

Lider!



Bir siyasi partinin, iktidar olabilmesi için yeterli sayıda bir seçmenin
desteğini sağlaması gerekmektedir. Bu desteği sağlamak için,
Bir siyasi parti; kitlelerin karşısına çıkarken, parti ve partinin politikaları
Oldukça önemlidir. Bu, siyasi bilinç düzeyleri yüksek toplumlarda, önemli bir faktördür.
Lider de önemlidir ama her şey ona endekslenmemiştir.

Mesela; Fransa’da yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Sosyalist Parti adayı Hollande’ın kazanması, onun liderlik özelliğinden değil-ki yoktu zaten- partisinin başarısından kaynaklanıyordu.
Lidere önem vermedikleri sonucu çıkmadığı gibi;
seçilmesi için tek koşul olarak görülmüyor.
Türkiye siyasetinde; hiç şüphesiz, durum böyle değil.
Tek kelimeyle lider odaklıdır.
Lider, lider özellikleri taşımıyorsa, kitlelerin nazarında itibarı pek olmuyor.
Menderes, Demirel, Ecevit, Türkeş, Özal gibi siyasetçiler;
bir takım lider özelliklerine sahip
Oldukları için belli bir dönem için kitleleri peşinden sürükleyebilmişlerdir.
Lider odaklı bir siyasetin sonu; bu liderlerin kendilerinden sonra
hareketi devam ettirecek başka liderler çıkaramaması durumundan,
o siyasi hareketin lideriyle birlikte sona eriyor olması kaçınılmaz oluyor.
Bu konuda; yakın tarihimiz bu örneklerle doludur.
Tarih, hep bu yönde tekerrür etmiştir.
Geçtiğimiz pazar günü yapılan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin
4. Olağan Kongresini izlediğim vakit, aklıma diğer lider örnekleri geldi.
Öncekileri de kendi dönemlerine damgasını vurdular…
 Geniş halk desteğini arkasına alabildiler….
Belli bir değişimi ve dönüşümü temsil ettiler…
Bir süre sonra da kendileri o değişime ayak uyduramadıkları için,
Son kullanma tarihini doldurmuş ürün gibi yenileriyle değiştirildiler.
Evet, AKP Kongresi aslında tam da buna verilebilecek iyi bir örnek.
Erdoğan’ın iki buçuk saatlik konuşmasını çıkartın;
ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.
Tamamıyla; Erdoğan’ın liderliğini üzerine kurulmuş,
Erdoğan olmadan bir hiç görüntüsü veren bir partinin kongresiydi.
 Bunu da dosta düşmana yeniden göstermiş oldu.
Kabul edelim ki; Başbakan’ın bir karizması var.
İyi de bir hatip. İşi çok zor değil yani.
Konuşma metni önceden hazırlanıyor nasıl olsa.
Başbakan sadece sahnenin her yerine serpiştirilmiş promterlara bakarak,
 Sahip olduğu bazı lider özelliklerini de kullanarak,
 Konuşmayı şiirlerle süsleyecek,
Ses tonunu doğru kullanacak,
Vurguları doğru yapacak…
Sonra alkışları toplayacak.
Ki öyle de oluyor zaten.
Peki, konuşmanın içeriği.
Ya da şöyle soralım: Alkışlar, Başbakan’ın konuşmasının içeriğine mi yönelik yoksa
Yukarıdaki özellikleri uygulamasından dolayı iyi yapılmış bir konuşmaya mı yönelik.
Eğer içeriğine yönelik olsaydı;
Kongreyi; Evrensel, Birgün, Cumhuriyet, Aydınlık, Sözcü ve Yeniçağ gazetelerinin
İzlemesi engellenmişken; Başbakan’ın, ülkemizde basının, ne kadar özgür olduğuna
vurgu yapması alkışlanmazdı.
Ya da köylüye ananı da al git,
Yargılanan gazetecilere terörist,
Kürtajı savunanlara katil,
ÖSYM’yi ve Ali Demir’i eleştirenler şerefsizdir,
Suriye politikasını eleştirenlere Baas’cı  diyen Başbakan’ın,
Kongrede  “biz her türlü ayrımcılığı reddeden, 75 milyon insanımızın tamamını
Kucaklayan bir anlayışla yola çıktık” demesini alkışlamazdı.
Hele hele şu çelişkeye hiç düşmezdi.
Başbakan, Kürtlerden yeterli oyu alamadığının farkında.
O yüzden, BDP’ye oy veren Kürtlerin oyunu istiyor. İstiyor da,…
Bir yandan KCK operasyonlarıyla binlerce BDP üyesi, yönetici,
belediye başkanı ve hatta milletvekili tutukluyken,
ve ayrıca desteğini almaya çalıştığın kesimin oy verdiği BDP’ye yönelik,
 ağza alınmayacak hakaretler ederken gerçektende, BDP’ye oy veren
Kürtlerin oyunu alabileceğini zannetmesi çok büyük bir çelişki.
Bence Başbakan, Kürtlerle ilgili bir gerçeğin farkına varmış,
Yani daha fazla oy alamayacağını anlamış.
Öyle ki;  “AK Parti Kürt kardeşlerinin sorunlarının çözümü için
son derece samimi adımlar atmıştır. Biz Kürt kardeşlerimiz için yüzlerce adım attık,
artık onlardan bir adım bekliyoruz” itirafında bulundu.
Yani bizden bu kadar. Eğer, bu adımlar oya dönüşmüyorsa, 
başka adım yok demeye getirdi.
Ama önemli olan alkışı almaktı. Fazlasıyla da aldı.
Başka örneklere girmeyeceğim yoksa mümkün değil bu yazı bitmez.
Evet Erdoğan, bir liderin sahip olması gereken bazı özelliklerine sahip.
İyi bir de hatip. Promterdan da okuyunca sorun olmuyor.
Sadece Kongrede “harikalar dünyası” tablosu çizerken sattığınız hayalle,
 belki bir seçim daha kazanabilir,
İktidarınızı bir süre daha uzatabilirsiniz.
2071 ‘e kadar değil ama.
Nasıl olsa kürsüden inecek ve kongrede hiç onları söylememiş gibi 
Yine bildiğinizi okuyacaksınız.
Ve vakti geldiğinde; karşınızda, promterdan okuyarak
yeni harikalar diyarı yaratacağınız,
yeni hayaller satacağınız bir kongre ya da kalabalıklar bulamayacaksınız.
İşte o vakit; herkes gibi, her şey sıradanlaşıyor…
Ve o vakit; değil tam bir lider olmanız, dünyaya hakim olsanız da,
Sizi bekleyen sona engel olamazsınız.
Tarih, tekerrür ederken, lider mider dinlemez hani.



Bu yazı 03.10.2012 tarihinde Aydınpost sitesinde yayınlanmıştır.