29 Ağustos 2012 Çarşamba

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!


Not: Bu yazıyı; Metin Kurt’un sendika kurma çalışmalarının olduğu dönemde (2009 sonu 2010 başı)  kaleme almıştım. 5 gün önce 64 yaşında hayatını kaybeden Metin Kurt’un kurmaya çalıştığı sendikayı, uğruna savaştığı mücadelesini anlayabilmek ve anısını yaşatmak için tekrar yayımlamakta fayda var.
Yeşil sahaların Gladyatörüne…

Fenerbahçe yönetimi tarafından sözleşmesinin 1 yıllık opsiyon hakkını tek taraflı uzatılmasına Semih’in yaptığı itiraz; spor basınında çok konuşuldu. Basının bu duruma yaklaşımı ve köşe yazarlarının tavrı çok çeşitliydi elbet. Ama biz bu yazıda üzerinde duracağımız şey, Semih olayından hareketle sporcu hakları ve sendika konusu olacak.  Bu konuya öncelikle bir müjdeyi vererek başlayalım. Ki bu yazının yazılmasındaki asıl amaç da aslında bu. 

Kendisi eski bir futbolcu olan, Galatasaray’lı milli futbolcu Metin Kurt’un –nam-ı diğer ‘Çizgi Metin’-öncülüğünde “Spor Emekçileri Sendikası” (Spor-Sen) 2010’a girmeden birkaç gün önce kuruluşunu ilan etti.

Hatırlatmakta yarar var; Metin Kurt, lakabı  “Çizgi Metin’i” ise şöyle açıklıyor bir röportajında: “Halka en yakın yer neresi? Çizgi. Ben de çizgide beklerdim. Antrenör ve idarecilerin olduğu tarafta oynamayı sevmiyorum. Kapalının önünde oynamamak için bir devre sağ açık, bir devre de sol açık oynardım.”

Metin Kurt futbol oynadığı dönemde Galatasaray’ın ve milli takımın gözde oyuncusu olmasına rağmen, futbolda başlattığı demokrasi mücadelesi ve sendika kurma girişimi, yeşil sahalardan uzaklaştırılmasıyla sonuçlanmıştı. Hayata ve futbola sol’dan baktığı için, saha dışına şutlanmış, yine de yılmamış mücadelesine devam etmiş. 30 yıl önce futbol hayatına mal olan sendika kurma girişimi, yine onun öncülüğünde şu satırlarla gerçeğe dönüştü. ''Sporun her dalının her kademesinde görev alan amatör, profesyonel spor emekçilerini bünyesinde barındıracak; spor emekçileri sendikası Spor-Sen, DİSK bünyesinde 28 Aralık 2009 tarihli olmak üzere kurulmuştur. Tüm spor emekçileri göreve...''   Yazımızın içerisinde Spor Sen’in ilkeleri, amacı ve çözüm önerilerine yer vereceğiz.

Spor ve Sporcu Hakları
Sporun; oyun olmaktan çıkıp, popüler hale gelmesiyle hiç şüphesiz oyunun şekli değişti.  Oyunun şeklinin değişmesi, önemli sorunları da beraberinde getirdi. Artık, emekçilerin,  aralarında oynadıkları futbol,  bugün sahalarda oynanmıyor. Fair play bile, sportif bir davranış olmaktan çıkıp, ödül almak için yapılan bir davranışa dönüştü. Ne sporun, ne de sporcunun geleceğiyle ilgili alınan karar mekanizmalarında, sporcular temsil edilmiyor. Hiçbir söz hakları yok.  Metin Kurt, bir röportajında durumu çıplaklığıyla şöyle açıklıyor: “Günümüzde spor oyun, sporcu da oyuncu değildir. Modern spora damgasını vuran burjuva rekabet ideolojisi sporu metalaştırmış, sporcuları da alınıp-satılan-kiralanan bir mala dönüştürmüştür. Artık sporcu özgür bir oyuncu değildir.”
Galatasaray’da oynadığı dönemde sporcunun durumunu şöyle özetliyordu: “Açıkçası sporcu, emeğinin değerinin belirlenmesi sürecinde devre dışıydı. Sporcu-kulüp ilişkisi, işçi-patron ilişkisi olarak düzenlenmemiş; adeta köle-efendi ilişkisi arenaların kanunu yapılmıştı. Galatasaray’daki isyanımın kökeninde sporculara dayatılan köle-efendi ilişkisine karşı çıkma güdüsü yatıyordu. Sporcu arenalarda emeğini özgürce pazarlamalıydı.”

Metin Abi’nin 35 yıl önce isyan ettiği o koşullar maalesef bugün de yaşanmaya devam ediyor. Futbolcular, kulüp yöneticileri tarafından eşya gibi kullanılıp, ne olduklarını bile anlamadan kapı önüne konulabiliyor. En son Kazım ve Önder gibi… Futbolcuların sözleşmelerini feshederken bile olayın hakkını veremiyoruz. Bu yazı hazırlanırken Fenerbahçe Kulübü’nden sanal ortamda 2. yasak geldi. Kulüp çalışanlarına, facebook kullanımını yasakladı. Aziz Yıldırım’ın isteği doğrultusunda bu kararın alındığı açıklaması yapıldı. Facebook’dan önce de Fenerbahçe Yönetimi, MSN’i yasaklamıştı.

Sendika ne yapacak!
İngiltere’de Profesyonel Futbolcular Sendikası 1907’den beri faaliyetini yürütüyor. Ve futbolcuların tamamına yakını sendikalıdır. Başta sporcular, sendikanın kendileri için gerekli olduğunun farkındalar. Çünkü hem spor yaparken hem de bıraktıktan sonra sendikaya ihtiyaç duyuyorlar.

Semih’in olayına yazının başında değinmiştik. Eğer güçlü bir spor örgütü olsaydı Semih’in bu durumu yaşaması muhtemel olmayacaktı. Daha önemlisi kendisini savunacak bir örgütü olacak ve kendisini yalnız hissetmeyecekti. Yöneticiler de ‘başına buyruk ‘davranmaya cesaret edemeyeceklerdi.
Sendikaya ihtiyaç olduğu hissedilen başka bir olay da, basketbolda yaşandı. Cemal Nalga olayı hiç şüphesiz. Cemal Nalga, cezalı olmasına rağmen Tufan Ersöz’ün formasıyla oyna(tıl)dığının ortaya çıkması günlerce konuşuldu. Nalga’ya 2 yıl, Tufan’a da 4 ay ceza verildi. Ancak Tufan’na verilen ceza askerliğiyle ilgili bir hakkını da kaybetmesine sebep oldu. Nalga, bir sendikalı sporcu olmuş olsaydı ne kendisini böyle bir olayda kullandıracak, ne Tufan kendi formasının başkası tarafından kullanılmasına göz yumacak, ne de keyfi davranan yöneticiler buna cesaret edebileceklerdi.  Çünkü sendika sporcuların haklarını savunurken, onların bilinç düzeylerinin gelişmesine yönelik eğitim ve mesleki seminerlerle katkı sağlayacaktır. Bilinçlenme düzeyi arttıkça bu ve diğer olumsuzluklarda azalmaya başlayacaktır.

İtalya’da sendikanın bir eylemiyle devam edelim.
2009 yılında, Seri A ‘da Napoli’de oynayan iki futbolcuya bir yıl spordan men cezası verildi. Bunun üzerine Futbolcular Sendikası, verilen cezayı Seri A ve Seri B de oynanacak karşılaşmalara 15 dk. geç çıkarak protesto etti.  Bu olay bile sendikanın gerekliliğine ve neler yapabileceğini göstermek açısından yeterlidir.
Ama biz, sendikası olmayan ülkemizde, futboldan bir örnekle durumu kıyaslayalım:  Kısa bir süre önce 2.Lig takımı Erzurumsporlu futbolcular ücretleri ödenmedikleri için eylem yaptılar. “Bizden bu kadar” dediler.  Karşılarında ne muhatap bulabildiler, ne de sorunlarına sahip çıkan birilerini. Bu sese kulak vermeyip çözüm üretmeyenler, keşke Erzurumsporlu futbolcular gibi 'bizden bu kadar' diyebilseler.  Ya Diyarbakırspor’un yaşadığı ekonomik ve siyasi kriz, onları ne kadar daha ligde tutabilecek?  Tutunsa bile sorunlar çözülmüş mü olacak.   

Bu sorunlar elbette ne bu kulüplerle ne de bu sorunlarla sınırlıdır. Daha yüzlerce kulübün her an bu ve başka sorunlarla karşılaşabileceği bir gerçektir. Bahsettiğimiz bu olaylar yaşanırken Spor Sen daha kurulmamıştı. Ama bundan sonra ne yapılacağını Spor Sen açıklıyor: “Emeğin en yüce değer olduğu ilkesinden hareketle; spor emekçilerinin haklarının güvencesini, spora ve sporcuya özgün koşulların bilimsel yöntemlerle değerlendirildiği bir Spor İş Yasası’nın çıkarılmasında görür. Bunun için kurumlaşmış spor yapılarında çalışan emekçilerin ekonomik, demokratik ve sosyal haklarını savunmak, geliştirmek ve güvence altına almadan geçer.” 
Evet, işe nereden başlamak gerekir sorusuna verilecek cevap sanırım, Spor Yasası’nın –ivedilikle- hazırlanması olacaktır. Spor Sen’in yasanın hazırlanması için girişimini, çalışmalarını ve gelecek tepkileri birlikte göreceğiz.


Tabanı olmayan spor emek batakhanesidir
Sporu bir oyun olmaktan çıkartıp, sporcuları da birbirleriyle yarıştıran, para, şöhret algısını öne çıkaran ve sporculardan medyatik ikonlar yaratan bu sistem; elbette dibe vurmaya mahkûmdur.  Sporun amacından koparıldığı ve antidemokratik uygulamalarla yönetildiği, sporcunun özgür olmadığı ve taraftarında sadece müşteri olarak görüldüğü bir ortamda olumlu gelişmelerin olmasını beklemek hayalciliktir. Ama hayal ettiğimiz şeyin gerçekleşmesi için de temenni etmekten daha fazlasına ihtiyacımız olduğu da bir gerçektir. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı günler diliyorsak, bu değişimi başlatacak, Spor Emekçileri Sendikası’nın çağrısını yenileyelim.  Tüm spor emekçileri göreve… Tüm sporseverler destek olmaya…

Metin Abi’nin de dediği gibi: “Artık hiçbir şut emekçilerin kalesine girmesin.”


Bu yazı 29.08.2012 tarihli Aydınpost sitesinde yayınlanmıştır.


22 Ağustos 2012 Çarşamba

Yargının tecavüzle imtihanı



Tecavüz; rızası olmadan kadın ya da erkeğe yönelik cinsel saldırılar olarak
tanımlanıyor.

Ayrıca kurbanın alkol ve uyuşturucu dolayısıyla etkisiz hale gelmesi,
fiziksel veya zihinsel engelinin bulunması
ya da yaşının küçük olması gibi hallerde de
kendi rızasının olması mümkün olamayacağından, bu durumlar da tecavüz
kapsamındadır.

Gayet açık, net.

Tanımlama açık ve net olsa da, zihinlerde böyle algılanmamış olacak ki, adalet
dağıtmasını beklediğimiz yargı, taban tabana zıt hatta ‘skandal’ kararlara imza
atabiliyor.

Birinci örnek;

Kamuoyunun çok iyi bildiği N.Ç. Davası.
O utancı bir kez daha hatırlatalım.

Yargıtay 14. Ceza Dairesi, Mardin'de 13 yaşındaki N.Ç'ye tecavüz edilmesi ile ilgili
32 sanıklı davada, yerel mahkemenin "N.Ç'nin sanıklarla rızasıyla birlikte
olduğu" yönündeki kararını onamıştı. Daire bu nedenle, yerel mahkemenin sanıklara
en az 10 yıl ceza verilmesini öngören tecavüz suçundan değil, en az 5 yıl ceza
öngören “15 yaşından küçük biriyle rızasıyla birlikte olmak" suçundan ceza
verilmesini yeterli bulmuştu.
Hatta Yargıtay 14. Ceza Dairesi Başkanı Fevzi Elmas,

"Kararımız doğru, beğenmeyen itiraz etsin, yaygara kopartarak karar değiştirilemez"

diyerek, adalet böyle dağıtılır işte! ye nasıl örnek olunacağını göstermişti.

Devam ediyor Sayın Başkan; “Reşit olmayan kimseyi alıkoyma, zorla da olabilir,
rızayla da olabilir. Mahkeme 'rıza var' demiş, savcılık 'rıza' demiş, başsavcılık 'rıza'
demiş, biz de böyle dedik" dedi.

İkinci örnek;

Yine Yargıtay 14. Ceza Dairesi…
Bartın'da ilköğretim 8. Sınıf öğrencisi küçük bir kız çocuğuna tecavüz eden iki kişi
hakkında dava açıldı.

Bartın Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davada tecavüze uğrayan mağdure kız için
Adli Tıp Kurumu "Ruh sağlığı bozulmuştur" raporu verdi.
Mahkeme de bu nedenle sanıklara verilen cezayı artırdı.
Karar Yargıtay'a temyize gitti.

Peki, Yargıtay 14. Ceza Dairesi ne yaptı.
"Hangisinin ruh sağlığını bozduğu belirtilmeli" diyerek mahkeme kararını bozdu.

Eğer yerel mahkeme Yargıtay’ın kararına uyarsa sanıklar daha az ceza alacak.

Üçüncü örnek;

Şaşıracaksınız desem inanmayacağınız için demiyorum.

Evet, gene Yargıtay 14. Ceza Dairesi.

Zonguldak’ta 18 yaşından küçük kıza tecavüz girişiminde bulunan sanıkları, “çocuğun

nitelikli cinsel istismarına teşebbüs” suçundan mahkum eden yerel mahkeme kararını

‘yine’ bozdu.  Yine şaşırtmadı yani.

Akıl tutulması yaşattıran bozma gerekçesi şu dairenin; tecavüz girişimi

sonuçlanmayan sanıkların eylemden “gönüllü vazgeçtiklerine” ve

“çocuğun basit cinsel istismarı” suçundan yargılanmalarına hükmetti.

Sözün özü şu aslında;

Mardin’de N.Ç. davasında 13 yaşındaki kız çocuğu erkeklerle rızasıyla olur,

Zonguldak’ta sanıklar gönüllü vazgeçer…

Erkek hep korunur, kadın hep suçlanır.

Evde, iş yerinde, sokakta, mitingde, karakolda… fark etmez…

Kadına reva görülen; dayak, işkence, taciz, tecavüz…

Erkeğe; “sırtından sopayı karnından sıpayı eksik etmeyi”  öğütler,

Kadına ‘eksik etek’ diyerek aşağılar…

Sonra da mülkün temelinden,

Herkesin eşit olduğu söylendiği mekanda adalet bekler...

Çok beklersin…







Bu yazı 22.08.2012 tarihli Aydınpost sitesinde yayınlanmıştır.




15 Ağustos 2012 Çarşamba

Londra Olimpiyatları: Bu da mı gol değil?



Hiç istemesek de, Londra olimpiyatları bitti.

27 Temmuz-12 Ağustos tarihleri arasında hem gündemin sıcaklığı hem de havaların bunaltıcı sıcaklığına hızır gibi yetişmişti.

Hani derler ya “ilaç gibi geldi” aynen öyle oldu.

Geçmişi M.Ö. 14.yy’a kadar dayanan ve Tanrılar Tanrısı Zeus’un onuruna düzenlenen oyunlardan milyar dolarların harcandığı 2012 Londra Olimpiyatlarına...

1896’da çağdaş olimpiyatların 13 ülkeden, 9 kategoride, 295 sporcuyla Atina’da başlamasından, bugün 204 ülkeden 38 kategoride 10.500 sporcuyla Londra Olimpiyatlarına…

Olimpiyatların yeşerdiği toprak olan Yunanistan’ın nasıl oluyor da 2 bronz madalya alan bir ülke ye dönüştüğüne...

Dünyanın ilk 20 ekonomisinde yer almayan ülkelerin Londra Olimpiyatlarında Türkiye’den daha fazla madalya alarak ilk 20 de yer almalarına…

Yani acısıyla tatlısıyla, sevinciyle üzüntüsüyle Londra Olimpiyatları bitti.

Hadi şimdi Londra Olimpiyatları’nı değerlendirmeye çalışalım.

Mesela ekonomik açıdan…

Toplamda harcanan para 9 milyar sterlinden fazla.

Sadece Londra Olimpiyatlarının açılışı için 27 milyon sterlin harcanmış.

Olimpiyat Stadı için 486 milyon sterlin harcanmış.

E bu kadar yüksek para harcanan olimpiyatları izlemenin bedeli de elbette yüksek olur.

Mesela açılışı izlemek isteyenler 2012 sterlini gözden çıkarmış olmaları gerek ya da çılgın veyahut deli olmaları gerek de diyebiliriz. Ama zenginsen, hiç biri sorun değil.

100 metre erkekler finalini yani Bolt’u izlemek için 725 sterlini gözden çıkarmanız gerekecek 
mesela.

Paraya kıyacaksın ama bütçende moratoryum ilan etmeyi de göze alacaksın.

Öncelikle olimpiyatların açılış ve kapanışında yapılan görsel şovların göz doyurucu olmasıyla birlikte, akıl almaz derecede harcamalara sebep olması biraz düşündürücüdür.

Zira Avrupa ekonomisi ciddi kriz alarmları veriyorken bu kadar paralar harcamak ne kadar 
doğru?
Buradaki eleştiri, olimpiyatların hem açılış ve kapanışlarında yapılan harcamalar hem de olimpiyatların geneli için yapılan harcamalar.

Elbette krize rağmen bu harcamaların abartılmasında,  krizi gizlemenin aracı olarak da kullanıldığı gerçeğini göz ardı etmeyelim.

İngiltere Başbakanı Cameron’a göre olimpiyatların ülke ekonomisine önümüzdeki 4 yıl için yapacağı katkı 13 milyar sterlin.

Bence birisi Cameron’a 2000 Sidney ve 2004 Atina olimpiyatlarının, o ülkelere bırakın ekonomik katkıyı zarar getirdiğini hatırlatsın.

Hele ki Yunanistan’ın durumu içler acısı.

Zira bu durum Cameron’u koltuğundan edebilecek bir durum yaratabilir.
Zeus’un kemikleri! kesin sızlıyordur.

E onun onuruna yapılıyordu, bak ne hale geldi şimdi.

Ayrıca eski Yunan’da önemli bir olimpiyat geleneği olan ‘Olimpiyat Ateşkesi’ yapılırdı. 

Hatırlatmak da yarar var.

Savaş halinde olan Yunan kent devletleri olimpiyatlardan 3 ay önce ateşkes ilan eder, en iyi sporcularını olimpiyatlara hazırlarlardı. Ve sporcular evlerine dönünceye kadar ateşkes devam ederdi.

Ama ‘çağdaş olimpiyatlar’ tarihinde bu durumu görmek mümkün değil.

1916 olimpiyatları I. Dünya Savaşı, 1940 ve 1944 olimpiyatları da II. Dünya Savaşı sebebiyle yapılamadı. Savaşlar olimpiyatlara tercih edildi.

Olimpiyat ruhu yavaş yavaş ‘ruhsuzluğa’ bürünmeğe başladı.

Londra olimpiyatları yapılıyorken bile, Suriye ve Ortadoğu’da ve dünyanın birçok bölgelerinde savaş ve kıyımlar devam ediyordu.

Neyse biz devam edelim.

Türkiye açsından olimpiyatların nasıl sonuçlandığına bakalım.
Her şeyin ilklerinin olduğu bir olimpiyat yaşadık diyerek başlayalım.
İngiltere’nin 542 sporcuyla katıldığı olimpiyatlara,
biz 114 sporcuyla 16 branşta katıldık.
Hem kadın hem de toplam sporcu sayısında rekor katılım sağladığımız bir olimpiyat oldu.
En fazla 33 sporcumuzla atletizmde yarıştık.
5 yeni branşta ilk kez yarıştık.
Eh haliyle beklenti de yüksekti.
Dünyanın en büyük 20 ekonomisinden biri olarak,
Gidişimiz muhteşemdi, dönüşümüz öyle olmadı.
2 altın, 2 gümüş ve 1 bronz madalya alabildik.
Katılan sporcularımızın 66’sının kadın olduğunu hatırlatalım.
Ve aldığımız 5 madalyanın 3’ünün kadınlardan geldiğini de hatırlatalım.

Şunu da hatırlatalım; kürtaj yasağı getirerek kadın bedenine müdahale eden, kadının sırtından sopayı eksik etmeyen ve kadınların erkeklerle eşit olamayacağını dillendiren bir zihniyetin hakim olduğu bir ülkede; kadın sporcularımızla gururlandık, alkışladık.

Madalya alıp o kürsüden indikten sonra ülkeye geldiğinde ona, kadın olduğunu hatırlatırız nasıl olsa.

İlklere devam edelim.

Durumun aslında ne kadar da; vahim olduğunu gösteren bir karşılaştırma yapalım.
Türkiye'nin 1936'dan bu yana katıldığı 12 olimpiyatta kazandığı altın madalya sayısı 36, toplam madalya sayısı da 74 iken Londra Olimpiyatlarında Çin’in kazandığı altın madalya sayısı 38, toplam da ise 88.

Başka şekilde diyecek olursak; 76 senede kazandığımız altın madalya ve toplam madalya sayısından fazlasını adamlar tek olimpiyatta aldılar.

Aramızdaki uçurumları sanırım daha net görebildik.

Aslında altın madalya kazandı diye göklere çıkartarak milli bayramlar yarattığımızı; bir 
bardak suda fırtına koparmaktan öteye bir anlam ifade etmediğini anlamamız gerekiyor.

Kazın ayağı hiç de öyle değil.

Sözün özü şu ki; Türkiye sistematik ve uzun vadeli planlar yapmadığı için bu başarısız tablo kaçınılmaz olarak karşımıza çıkıyor.

Şunu demeğe çalışıyoruz;
Mesela 2020 ve sonrasının olimpiyat sporcularını şimdiden yetiştirmeye başlamadıysan kaybettiğini kabul ettin demektir.
İşte bunun için programın olacak.
Kadroların olacak.
Alt yapı tesislerin olacak, tam donanımlı.
Son haddede de; sporcu bu işin son halkası.
Bunlar olmadan sporcu olmaz.
Devşirme sporcular politikasından da vazgeçsen iyi olur.
Olimpiyatlar; ‘olimpiyat ruhunu’ içselleştirmekle başlar.
2020 olimpiyatlarına ev sahipliği yapmamız muhtemel.
Ve şimdiden başlanmalı.

Son sözüm de, TRT’ye.
Acemiliğine geldi diyeceğim o değil, devlet televizyonusun.
Olimpiyat denilen bir organizasyonu yayınlayıp anlatacaksan, buna uygun yayın politikası ve sunumu yap.
Olimpiyat ruhu denilen şeyden zerre kadar bulaşmamış mı sana.     

        

Bu yazı 15.08.2012 tarihli Aydınpost sitesinde yayınlanmıştır.