Not: Bu yazıyı; Metin Kurt’un sendika kurma çalışmalarının olduğu dönemde
(2009 sonu 2010 başı) kaleme almıştım. 5
gün önce 64 yaşında hayatını kaybeden Metin Kurt’un kurmaya çalıştığı sendikayı, uğruna
savaştığı mücadelesini anlayabilmek ve anısını yaşatmak için tekrar
yayımlamakta fayda var.
Yeşil
sahaların Gladyatörüne…
Fenerbahçe
yönetimi tarafından sözleşmesinin 1 yıllık opsiyon hakkını tek taraflı
uzatılmasına Semih’in yaptığı itiraz; spor basınında çok konuşuldu. Basının bu
duruma yaklaşımı ve köşe yazarlarının tavrı çok çeşitliydi elbet. Ama biz bu
yazıda üzerinde duracağımız şey, Semih olayından hareketle sporcu hakları ve
sendika konusu olacak. Bu konuya öncelikle bir müjdeyi vererek
başlayalım. Ki bu yazının yazılmasındaki asıl amaç da aslında bu.
Kendisi eski
bir futbolcu olan, Galatasaray’lı milli futbolcu Metin Kurt’un –nam-ı diğer
‘Çizgi Metin’-öncülüğünde “Spor Emekçileri Sendikası” (Spor-Sen) 2010’a
girmeden birkaç gün önce kuruluşunu ilan etti.
Hatırlatmakta
yarar var; Metin Kurt, lakabı
“Çizgi Metin’i” ise şöyle açıklıyor bir
röportajında: “Halka en yakın yer neresi? Çizgi. Ben de çizgide beklerdim.
Antrenör ve idarecilerin olduğu tarafta oynamayı sevmiyorum. Kapalının önünde
oynamamak için bir devre sağ açık, bir devre de sol açık oynardım.”
Metin Kurt
futbol oynadığı dönemde Galatasaray’ın ve milli takımın gözde oyuncusu olmasına
rağmen, futbolda başlattığı demokrasi mücadelesi ve sendika kurma girişimi,
yeşil sahalardan uzaklaştırılmasıyla sonuçlanmıştı. Hayata ve futbola sol’dan
baktığı için, saha dışına şutlanmış, yine de yılmamış mücadelesine devam etmiş.
30 yıl önce futbol hayatına mal olan sendika kurma girişimi, yine onun
öncülüğünde şu satırlarla gerçeğe dönüştü. ''Sporun her dalının her
kademesinde görev alan amatör, profesyonel spor emekçilerini bünyesinde
barındıracak; spor emekçileri sendikası Spor-Sen, DİSK bünyesinde 28 Aralık
2009 tarihli olmak üzere kurulmuştur. Tüm spor emekçileri
göreve...'' Yazımızın içerisinde Spor Sen’in ilkeleri, amacı ve
çözüm önerilerine yer vereceğiz.
Spor ve
Sporcu Hakları
Sporun; oyun
olmaktan çıkıp, popüler hale gelmesiyle hiç şüphesiz oyunun şekli
değişti. Oyunun şeklinin değişmesi, önemli sorunları da beraberinde
getirdi. Artık, emekçilerin, aralarında oynadıkları futbol, bugün
sahalarda oynanmıyor. Fair play bile, sportif bir davranış olmaktan çıkıp, ödül
almak için yapılan bir davranışa dönüştü. Ne sporun, ne de sporcunun geleceğiyle
ilgili alınan karar mekanizmalarında, sporcular temsil edilmiyor. Hiçbir söz
hakları yok. Metin Kurt, bir röportajında durumu çıplaklığıyla şöyle
açıklıyor: “Günümüzde spor oyun, sporcu da oyuncu değildir. Modern spora
damgasını vuran burjuva rekabet ideolojisi sporu metalaştırmış, sporcuları da
alınıp-satılan-kiralanan bir mala dönüştürmüştür. Artık sporcu özgür bir oyuncu
değildir.”
Galatasaray’da
oynadığı dönemde sporcunun durumunu şöyle özetliyordu: “Açıkçası sporcu,
emeğinin değerinin belirlenmesi sürecinde devre dışıydı. Sporcu-kulüp ilişkisi,
işçi-patron ilişkisi olarak düzenlenmemiş; adeta köle-efendi ilişkisi
arenaların kanunu yapılmıştı. Galatasaray’daki isyanımın kökeninde sporculara
dayatılan köle-efendi ilişkisine karşı çıkma güdüsü yatıyordu. Sporcu
arenalarda emeğini özgürce pazarlamalıydı.”
Metin
Abi’nin 35 yıl önce isyan ettiği o koşullar maalesef bugün de yaşanmaya devam
ediyor. Futbolcular, kulüp yöneticileri tarafından eşya gibi kullanılıp, ne
olduklarını bile anlamadan kapı önüne konulabiliyor. En son Kazım ve Önder
gibi… Futbolcuların sözleşmelerini feshederken bile olayın hakkını veremiyoruz.
Bu yazı hazırlanırken Fenerbahçe Kulübü’nden sanal ortamda 2. yasak geldi.
Kulüp çalışanlarına, facebook kullanımını yasakladı. Aziz Yıldırım’ın isteği
doğrultusunda bu kararın alındığı açıklaması yapıldı. Facebook’dan önce de
Fenerbahçe Yönetimi, MSN’i yasaklamıştı.
Sendika ne
yapacak!
İngiltere’de
Profesyonel Futbolcular Sendikası 1907’den beri faaliyetini yürütüyor. Ve
futbolcuların tamamına yakını sendikalıdır. Başta sporcular, sendikanın
kendileri için gerekli olduğunun farkındalar. Çünkü hem spor yaparken hem de
bıraktıktan sonra sendikaya ihtiyaç duyuyorlar.
Semih’in
olayına yazının başında değinmiştik. Eğer güçlü bir spor örgütü olsaydı
Semih’in bu durumu yaşaması muhtemel olmayacaktı. Daha önemlisi kendisini
savunacak bir örgütü olacak ve kendisini yalnız hissetmeyecekti. Yöneticiler de
‘başına buyruk ‘davranmaya cesaret edemeyeceklerdi.
Sendikaya
ihtiyaç olduğu hissedilen başka bir olay da, basketbolda yaşandı. Cemal Nalga
olayı hiç şüphesiz. Cemal Nalga, cezalı olmasına rağmen Tufan Ersöz’ün
formasıyla oyna(tıl)dığının ortaya çıkması günlerce konuşuldu. Nalga’ya 2 yıl,
Tufan’a da 4 ay ceza verildi. Ancak Tufan’na verilen ceza askerliğiyle ilgili
bir hakkını da kaybetmesine sebep oldu. Nalga, bir sendikalı sporcu olmuş
olsaydı ne kendisini böyle bir olayda kullandıracak, ne Tufan kendi formasının
başkası tarafından kullanılmasına göz yumacak, ne de keyfi davranan yöneticiler
buna cesaret edebileceklerdi. Çünkü sendika sporcuların haklarını
savunurken, onların bilinç düzeylerinin gelişmesine yönelik eğitim ve mesleki
seminerlerle katkı sağlayacaktır. Bilinçlenme düzeyi arttıkça bu ve diğer
olumsuzluklarda azalmaya başlayacaktır.
İtalya’da sendikanın bir eylemiyle devam edelim.
2009
yılında, Seri A ‘da Napoli’de oynayan iki futbolcuya bir yıl spordan men cezası
verildi. Bunun üzerine Futbolcular Sendikası, verilen cezayı Seri A ve Seri B
de oynanacak karşılaşmalara 15 dk. geç çıkarak protesto etti. Bu olay
bile sendikanın gerekliliğine ve neler yapabileceğini göstermek açısından
yeterlidir.
Ama biz,
sendikası olmayan ülkemizde, futboldan bir örnekle durumu kıyaslayalım:
Kısa bir süre önce 2.Lig takımı Erzurumsporlu futbolcular ücretleri
ödenmedikleri için eylem yaptılar. “Bizden bu kadar” dediler.
Karşılarında ne muhatap bulabildiler, ne de sorunlarına sahip çıkan birilerini.
Bu sese kulak vermeyip çözüm üretmeyenler, keşke Erzurumsporlu futbolcular gibi
'bizden bu kadar' diyebilseler. Ya Diyarbakırspor’un yaşadığı ekonomik ve
siyasi kriz, onları ne kadar daha ligde tutabilecek? Tutunsa bile
sorunlar çözülmüş mü olacak.
Bu sorunlar elbette ne bu kulüplerle ne de bu sorunlarla sınırlıdır. Daha yüzlerce kulübün her an bu ve başka sorunlarla karşılaşabileceği bir gerçektir. Bahsettiğimiz bu olaylar yaşanırken Spor Sen daha kurulmamıştı. Ama bundan sonra ne yapılacağını Spor Sen açıklıyor: “Emeğin en yüce değer olduğu ilkesinden hareketle; spor emekçilerinin haklarının güvencesini, spora ve sporcuya özgün koşulların bilimsel yöntemlerle değerlendirildiği bir Spor İş Yasası’nın çıkarılmasında görür. Bunun için kurumlaşmış spor yapılarında çalışan emekçilerin ekonomik, demokratik ve sosyal haklarını savunmak, geliştirmek ve güvence altına almadan geçer.”
Evet, işe
nereden başlamak gerekir sorusuna verilecek cevap sanırım, Spor Yasası’nın
–ivedilikle- hazırlanması olacaktır. Spor Sen’in yasanın hazırlanması için
girişimini, çalışmalarını ve gelecek tepkileri birlikte göreceğiz.
Tabanı
olmayan spor emek batakhanesidir
Sporu bir
oyun olmaktan çıkartıp, sporcuları da birbirleriyle yarıştıran, para, şöhret
algısını öne çıkaran ve sporculardan medyatik ikonlar yaratan bu sistem;
elbette dibe vurmaya mahkûmdur. Sporun amacından koparıldığı ve
antidemokratik uygulamalarla yönetildiği, sporcunun özgür olmadığı ve
taraftarında sadece müşteri olarak görüldüğü bir ortamda olumlu gelişmelerin
olmasını beklemek hayalciliktir. Ama hayal ettiğimiz şeyin gerçekleşmesi için
de temenni etmekten daha fazlasına ihtiyacımız olduğu da bir gerçektir. Artık
hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı günler diliyorsak, bu değişimi başlatacak,
Spor Emekçileri Sendikası’nın çağrısını yenileyelim. Tüm spor emekçileri
göreve… Tüm sporseverler destek olmaya…
Metin
Abi’nin de dediği gibi: “Artık hiçbir şut emekçilerin kalesine girmesin.”
Bu yazı 29.08.2012 tarihli Aydınpost sitesinde yayınlanmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder