25 Temmuz 2012 Çarşamba

Sıfır!




 “Cumhuriyet Halk Fırkasının müstakar umumî siyasetini şu kısa cümle açıkça ifadeye kâfidir zannederim: Yurtta sulh, cihanda sulh için, çalışıyoruz.”

Hepimizin çok iyi bildiği “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözünü Mustafa Kemal Atatürk 20 Nisan 1931'de seçim dolayısıyla çıktığı bir gezide söylemiş.

Özetle; Atatürk’ün bu vecizesini ‘Milliyetçilik’ ilkesiyle de formüle edilebilecek “saldırgan, yayılmacı olmayan” barışçıl bir ilkedir diyebiliriz.

Lozan sonrası dış politika hiç şüphesiz; dış müdahale olasılığına karşı “temkinli olma” yı gerektirmiştir. Ama diyebiliriz ki, yeni Türkiye’nin dış politikası “komşularla iyi ilişkiler ve bölgesel savunma ittifaklarının kurulması üzerine olmuştur. Böylelikle hem komşu devletlerle hem de uluslar arası arenada devam eden ve çıkabilecek sorunların barışçıl yollarla çözülmesini hedeflenmiştir. Ve büyük oranda başarı sağlanmıştır.

Bu süreç tek parti döneminin son bulduğu 1950 ‘ye kadar Türkiye’nin dış politikasının temelini de oluşturmuştur.  

1950 sonrası CHP’nin iktidardan gitmesiyle, Türkiye’nin ABD’den yana taraf olmasıyla başlayan yeni süreç NATO üyeliği ve Kore Savaşı’na dâhil edilerek sadece “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinden uzaklaşmamış, komşularıyla zaman zaman sorunlu dış politikanın temeli de atılmıştır.

Bu dönemlerden 2000’li yıllara gelindiğinde Türkiye’nin komşularıyla önemli diyebileceğimiz sorunu pek yoktu. Yani karınca kararınca geçinip gidiyorduk.

Hatırda kalan “Türkiye’nin ilk kadın Başbakanı” ünvanından çok yaptığı “gaflarla” anılan Tansu Çiller hanımefendinin "Can veririm ama çakıl taşı vermem" dediği Yunanistan’la yaşanan “Kardak krizi” olayı…1998’de Suriye ile Abdullah Öcalan’dan dolayı yaşanan gerilim…

Hani bunların dışında gündemi meşgul edecek ciddi dış politika sorunlarıyla karşılaşmadık desek yeridir.

Hatta 2003 yılında, Amerika’nın Irak’ı işgal etmesiyle Türkiye’nin hava sahasının Amerika’nın kullanımına açılmasını sağlayacak “1 Mart tezkeresi” nin AKP’nin isteğine rağmen reddedilmesi bölge coğrafyasında sempatiyle karşılanmıştı.

Tabi buna rağmen AKP Hükümeti dış politikada yeni atılımlar yapacağını ve hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının ipuçlarını vermeye başlamıştı. Özellikle Başbakan Erdoğan’ın Türkiye’nin “Büyük Ortadoğu Projesi”nin (BOP) uygulayıcısı ve “Eş Başkanı” olduğunu söylemesi bunun sonucuydu.

İşte dış politikadaki bu yeni süreci biraz detaylandırarak anlatmaya çalışalım.

Yıl 11 Eylül 2001.

 Dünya Ticaret Merkezi olarak bilinen “İkiz Kuleler”e saldırı düzenleniyor ve kuleler yerle bir ediliyordu. Aradan 1 ay bile geçmeden Amerika elinde hiçbir kanıt olmadan İngiltere’yle birlikte oluşturduğu “Koalisyon Güçleri”, NATO destekli operasyonlarla Afganistan’a yönelik “Kalıcı Özgürlük Operasyonu” adıyla operasyon başlattı ve Taliban yönetimini düşürdü.

Aradan geçen 11 yılda Afganistan’a bırakın özgürlük ve demokrasi gelmesini yanına bile uğramamıştır. İç savaş, ölüm ve kalıcı istikrarsızlıktan başka bir şey gelmemiştir.

İşgalden sonra Afganistan’ın yeniden inşası sürecinde NATO üyesi olmamız sebebiyle bizim askerimize de Afganistan yolu gözüktü. Hani 4 ay önce Türk helikopterinin arızadan dolayı düşüp 12 askerimizin öldüğü Afganistan’dan söz ediyoruz. 2001’den beri oradalar.

Aslında Afganistan operasyonu yeni operasyonların kılıfının da uydurulmasının aracı olmaktan başka bir işe yaramamıştır. Teröre destek veren ülkelere “kitle imha silahları” bulunduran ülkeler de eklenince yeni kurban kim dediğimizde anlaşılması zor olmayacaktı.

E nasıl olsa “Büyük Ortadoğu Projesi” uygulanıyordu. Hani bizim Başbakanımızın Eş Başkanı 
olduğunu gururla söylemekte sakınca görmediği proje.

Yıl 20 Mart 2003.

" Irak'taki Saddam Hüseyin rejiminin ABD'nin güvenliğini tehdit eden kitle imha silahlarına sahip olduğu gerekçesiyle” işgal edildi. Operasyonun adına dikkat: Irak’ı Özgürleştirme Operasyonu.

Peki sonuç?

Kitle imha silahları hiçbir zaman bulunamadı. Ama 1 milyondan fazla insanın öldüğü tahmin ediliyor. Kalıcı istikrarsızlık, siyasi kriz devam ediyor. Her gün bombalar patlamaya, insanlar ölmeye devam ediyor. “Ebu Garip” işkencehanesindeki çığlıklar hala kulaklarda yankılanmaya devam ediyor. Ve devam edecek  “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” diyenlere inat. Süleymaniye kentinde askerimizin başına “çuval” geçirilmesi de çabası.

Olur böyle şeyler, Büyük Ortadoğu Projesi nasıl olsa…



  















Şimdi bunlar olmuşken ama sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıp, yeni bir sayfa açıyormuş gibi gösterip ”Komşularla Sıfır Sorun” diye bir dış politika icat etmek ne kadar inandırıcı olabilir.

Bu işin mucidi Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu “Stratejik Derinlik” adlı kitabında bu yeni sürecinin ipuçlarını veriyor.  “Stratejik açıdan mihver bir ülke olan Türkiye, bu sorumluluklarının gereğini yerine getirmesi durumunda, yeni dengelerin oluşacağı daha istikrarlı uluslar arası konjonktüre daha uygun şartlarda giren merkez bir ülke konumu kazanacaktır."

Mesela Ermenistan’la iyi ilişkiler için şartlar uygundu, açılım yapıldı. Sonuç, elde var sıfır. Ermenistan’ın adını anan yok şimdi.

Fransa’yla “Ermeni soykırımı” meselesinden neredeyse her sene sorun yaşıyoruz. Bu sorunu yaşamadığımız bir yıl! olursa eğer Türk dış politikasını başarılı sayacağım.

Komşumuz İran’la ilişkilerimiz iyiydi. Şartlar hep uygundu. Biz ne yaptık. Kendisini hedef aldığını bildiği “Füze kalkanı” nı topraklarımızda kurulmasına izin vererek aramızı açtık. Sonuç, ilişkilerimiz bozuldu. Elde var sıfır.

Başbakanımız, dost ülke Libya lideri Kaddafi’den şartlardan dolayı “İnsan Hakları” ödülünü alınca dostluğumuz pekişecek diye bekledik. Ama  “Arap Baharı” sevdasına kapılan isyancıların çağrısıyla Libya’ya bombalar yağdıran NATO’ ya ses çıkartmadık.

Ama Libya’ya NATO operasyonundan önce Sayın Başbakanımız şöyle demişti : NATO Libya’ya müdahale etmeli midir? Böyle bir saçmalık olur mu yahu? NATO'nun ne işi var Libya’da? NATO mensubu olan ülkelerden birine herhangi bir müdahale yapılması halinde böyle bir şeyi gündeme getirebilir. Bunun dışında Libya'ya nasıl müdahale edilebilir? Türkiye olarak biz bunun karşısındayız, böyle bir şey konuşulamaz, böyle bir şey düşünülemez.

Bu açıklamadan 3 hafta sonra NATO, Libya’ya operasyon başlattı. Sanki o sözler hiç söylenmemiş gibi operasyona destek verildi. Elde var sıfır.

Gelelim komşumuz Suriye’ye. Şartların en olgunlaştığı komşumuzdu. Dosttuk, sınır ticareti yapıyorduk, vizeleri kaldırmıştık. Hatta iki ülkenin Bakanlar Kurulu ortak toplantı yapıyordu. Bir anda her şey tepe taklak oluverdi. Bizim “Esad” diye bildiğimiz  “Esed” oluverdi mesela. Dostumuzu “diktatör” ilan ediverdik. Yıllardır iyi bildiğimiz “Baas rejimi” şimdi yıkılmalıydı.

Bu içinden geçtiğimiz süreç, Türk dış politikasının tarihi açısından ilkleri yaşadığımız gelişmelere sahne oluyor. Türkiye Cumhuriyeti, geçmişinde hiçbir silahlı gruba (isyancı da diyorlar ya) başka bir ülkede faaliyet göstermesi için imkân sağlamamıştı. Kendi topraklarımızda başka bir ülkenin rejimini yıkmak, liderini devirmek için planlar yapıldığı bir dönem olduğunu sanmıyorum.

Amerikan çıkarlarının gerçekleşmesi üzerine dayalı bir dış politika, komşularla bazen dost bazen de düşman olmayı, hatta yeni düşmanlar yaratmayı gerektirmiştir. Bazen de iç siyasete direkt müdahaleyi ya da dolaylı desteği gerektirmiştir. (12 Eylül Faşist darbesini yapanlar için Amerikan Başkanı’na haber veren CIA yetkilisi  “bizim çocuklar başardı” ifadesini kullanması gibi.)

Nereden nereye.

Kendi ülkemizde sağlayamadığımız barışı dışarıda nasıl savunacağız.

Ah o,“Arap Baharı” yok mu?

Bu olsa olsa yalancı bahar olur.

Dost bildiklerimizi nasılda düşman etti bize.

“Komşularla sıfır sorun” diye diye yakında komşumuz kalmayacak.

 Hatta “ne güzel komşumuzdan sen Fahriye Abla” diyecek kadar.








Bu yazı 25.07.2012 tarihli Aydınpost sitesinde yayınlanmıştır.
http://www.aydinpost.com/sifir-30482yy.htm?interstitial=true

19 Temmuz 2012 Perşembe

Değişim hemen şimdi



Yine Ankara yolları…
Yine bir CHP Kurultayı.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin 17-18 Temmuz’da 34. Olağan Kurultay’ını izlemek için yine Ankara yollarına düştük.
Ankara çok sıcak. Temmuz sıcağı yakıyor.
Ankara sokaklarında hareketlilik, değişim hemen göze çarpıyor.
Sokaklar CHP’nin afişleriyle süslenmiş.

CHP’li gençlerle bir araya geliyoruz. Sohbet ediyoruz. Bütün enerjilerini Kurultay çalışmaları için harcıyorlar.

Bir yandan Kurultaya hazırlanırlarken araya başka işlerde giriyor. Mesela pazar günü 15 Temmuz’da, KPSS ‘yi protesto eden yüzlerce gence destek verdiler. Bizde gençlerin peşine takılıp sıcağa aldırmadan “KPSS mağduru” gençlerin eylemine katıldık. Malum yine bir skandala imza attı ÖSYM.


Bu konuyu sonra işlemek üzere noktayı koyalım ve konumuza geri dönelim.
Demiştik hava çok sıcak. Bu sıcakta hem de hafta içi Kurultay yapılması katılımı düşürür gibi göründü ama öyle olmadığını gördük.

CHP’nin bundan sonraki rotasının belirleneceği Arena’yı doldurmuşlardı.
Sıcağa rağmen, Arena Spor Salonu’nun klimalarının çalışmamasına rağmen oradaydılar.



Kurultay hazırlıkları, günler öncesinden “Demokrasi ve Değişim” ana temasıyla başlamıştı. Öyle de devam etti.

Önce Divan Başkanlığı belirlendi. Eski Genel Başkan Altan Öymen “34. Olağan Kurultay’ın Divan Başkanı” seçilirken, Divan Başkanı Yardımcılarından birisi de Aydın Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu oldu.

Sonra Kemal Kılıçdaroğlu “Ulu bir çınarın gölgesinde, bir temmuz sıcağında, bir araya geldik. Bu çınar CHP’nin çınarıdır. Kendisini yenileyen, genç filizler veren koca bir çınar.” diyerek Kurultay konuşmasına başladı.

Konuşmasında CHP’deki değişimden, sosyal demokrasi’ye, ülke ve dünya gündemine ilişkin pek çok konuya değindi.

Kılıçdaroğlu, değişime özel vurgu yaptı.

Peki değişimden tam olarak neyi kastediyordu.
Kılıçdaroğlu, Kurultay konuşmasında şöyle açıklıyordu: “Değişim, çağdaş uygarlık düzeyini yakalama ve aşma amacıyla yapılıyorsa, bundan kazançlı çıkan halktır, ülkedir ve o ülkenin kurumlarıdır. CHP’nin değişim anlayışı işte bu temel felsefe üzerine inşa edilmiştir.”

Ve şöyle bitiriyordu: “Çağdaş uygarlık bağlamında, değişimden yana olanlar İLERLEMECİLERDİR ve DEVRİMCİLERDİR…”

Şöyle ki; CHP, Cumhuriyeti kuran bir partidir. Kuvayi Milliye ruhunu taşır. Özü budur. Çok partili hayata geçişi sağlayarak “demokrasiden” yana taraf olmuştur. Sosyal demokrasiyi savunarak ideolojik duruş sergilemiştir.

Kılıçdaroğlu bu durumu “Özünü kaybetmeden yola devam” olarak formüle etti.
Kılıçdaroğlu, değişimin zorunlu olduğunu ve değişmeden değiştirmenin mümkün olmadığını kavramış durumda.

Ve aslında salonu dolduran CHP’liler de bunu kavramışlar. Bu yüzden Kılıçdaroğlu’na tam destek veriyorlar. Kurultay Delegeleri’de Kılıçdaroğlu’nun kendi ekibini kurabilmesi için istediği isimleri PM’ye seçecek görünüyor.

Kurultay’da Genel Başkanlık seçimine Kemal Kılıçdaroğlu rakipsiz, tek aday olarak girdi.
Kurultay’ın ilk günü Genel Başkanlık seçiminde Kılıçdaroğlu 1232 geçerli oyun 1164’ünü alarak yeniden Genel Başkan seçildi.

Ama merak edilen, Kılıçdaroğlu’nun kuracağı yeni ekipde kimlerin olacağı idi. Özelliklle Parti Meclisi (PM) Yüksek Disiplin Kurulu (YDK) seçimleri çok önemli. 60 kişilik Parti Meclisi’ni Kurultay Delegeleri belirleyecek. Ve bunların arasından Kılıçdaroğlu, Merkez Yürütme Kurulu’nda (MYK) kimlerin olacağı belirleyecek.

Mevcutlardan kimler listeye giremeyecek, yeni isimler kimler olacak…

Herkesin merak ettiği konular.

PM ve YDK seçimi Kurultay’ın ikinci günü 18 Temmuz’da yapılacak.
Bu kadar değişim söyleminden sonra sıra artık uygulamada. CHP bu değişimi uygulayacak iradeyi gösterirse alternatif yaratabilir ve umut olabilir.

Kılıçdaroğlu’da farkındadır ki, değişim kararsızlığı kaldırmaz. Değişime siz yön vermezseniz tahmin edemeyeceğiniz değişimler olur.

Yazıyı Kılıçdaroğlu’nun konuşmasında alıntıyla bitirelim:
“Kardeş kavgasının olmadığı, çocukların yatağa aç girmediği, barışın, huzurun, onurun olduğu bir ülke için yola çıktık. Yolculuğumuz devam edecek.” 





Bu yazı 18.07.2012 tarihinde Aydınpost sitesinde yayınlanmıştır.


http://www.aydinpost.com/degisim-hemen-simdi--30377yy.htm?interstitial=true


11 Temmuz 2012 Çarşamba

Ölümün yeni adı: TOKİ


“Atalarımız, ‘Derenin intikamı ağır olur’ demişler, “dere yataklarındaki ne tür olursa olsun, bütün yerleşimleri bizim süratle kaldırmamız lazım. Biz, gerek valilik gerekse belediye olarak bu konuda adımımızı atacağız. Yarın çalışmalara başlayacağız. “

Yukarıda sözü kimin söylediğini eminim merak ediyorsunuzdur.

Bu söz 2009 yılında Trakya ve İstanbul’da meydana gelen yoğun yağışlar neticesinde sele kapılan ve 30 dan fazla vatandaşımızın hayatını kaybettiği felaketten sonra açıklama yapan Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’a aittir.

Başbakanımızın sözünü tutup tutmadığını, 3 yılda neler yapıldığını merak edenlere “acı” cevap Samsun’dan geldi.

Geçen hafta Samsun’un Canik ilçesinde yağışlar nedeniyle Mert ırmağının taşması sonucu 12 vatandaşımız hayatını kaybetti. Bodrum katlarını sel basması sonucu vatandaşlarımıza mezar olan evleri “Türkiye’nin En Büyük Kentsel Dönüşüm Projelerinden Biri” olarak lanse edilen “Kuzey Yıldızı Projesi ” konutlarını TOKİ yapmış.

2007 yılında TOKİ, Samsun Büyükşehir Belediyesi ve Canik Belediyesi arasında protokol imzalanırken, TOKİ Başkanı olan Erdoğan Bayraktar “Halkımız için çağdaş yaşam alanı oluşturacağız” demiş.

Canik Belediyesi konutların tanıtımını yaparken “Fransız balkonu, alüminyum korkulukları”yla diyordu.

Hepsi bir yağmura bakarmış hâlbuki. Bu kadar cafcaflı konuştuktan sonra “yağmur yağarken, seller akarken camdan bakan arap kızı” gibi üzüntülü bakakaldılar.

Peki sel felaketinden sonra Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar ne dedi: “TOKİ konutlarının yer seçiminde ve yapımında bir kusur görünmüyor. Bir milim sapma olmamıştır.”

Benzer şekilde sel felaketini değerlendiren Samsun'un AKP'li Belediye Başkanı Yusuf Ziya Yılmaz da olayda TOKİ'nin bir kusuru bulunmadığını belirtti ve "Konu TOKİ değil konu bir semavi (göksel) bir felaketle yağan yağmurdur" dedi.

TOKİ Başkanı Ahmet Karabel’in, bulduğu çözüm dâhiyane desek azdır. Karabel:“Kuzey Yıldızı TOKİ konutlarındaki bodrum katlardaki kapıcı dairelerini iptal edeceğiz” dedi.
İstifa etmek mi. Bunlarda bu rant sevdası, pardon halka hizmette görev aşkıyla yanıp tutuşma sevdası oldukça...

Şimdilik sel felaketini bir kenara bırakıp TOKİ üzerine yoğunlaşalım. Gerilere gidelim ama çok değil…2000’li yıllara, TOKİ’nin şahlanışa geçtiği yıllar yani.

AKP’nin iktidara gelmesiyle TOKİ yeniden yapılandırıldı. Bu arada TOKİ’nin açılımının “Toplu Konut İdaresi Başkanlığı” olduğunu yine de hatırlatalım.

TOKİ’nin çalışma esaslarını, yetki ve sorumlulukları belirleyen, yasal düzenlemelerin çıkartılması bu döneme denk gelmektedir. 2002 yılında bir yönetmelikle TOKİ’nin görev alanları turizmden, küçük sanayi işletmelerine, eğitim ve sağlığa kadar genişletildi. TOKİ artık küçük ve orta gelirli gruplara ucuz, sağlıklı ve güvenilir konutlar yapmayacak, zenginlere havuzlu lüks villalardan tutunda, okul, hastane, yurt, askeri bina, stat, cami yapabilecek kadar geniş bir yelpazeye kavuşturuldu.

Yani TOKİ, piyasa koşullarında bende varım diyen bir “müteahhit” edasıyla hareket etmeye başladı.

Önüne çıkabilecek en ufak zorluk hemen bir yasal düzenlemeyle giderildi. Yerel Yönetimler yasası, Kentsel Dönüşüm ve 2B arazilerine yönelik yasal düzenlemeler TOKİ’nin önünü açan düzenlemeler oldu.

En son 2012 yılında çıkartılan Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Kanunu’na kadar onlarca yasal düzenleme, yönetmelik ve kanun değişiklikleriyle TOKİ denetim dışı bırakıldı.

Bu yetmedi, TOKİ’yi mali açıdan denetleyecek Sayıştay’ın yetki alanından da çıkartıldı.
TOKİ’nin AKP iktidarıyla altın çağını yaşamaya başladığını söylemiştik. TOKİ’nin asıl büyümesinin  “kentsel dönüşüm” projeleriyle olduğunu söylemezsek eksik kalır.

Bir alıntı yaparak devam edelim. Benim de üniversitede ders almaktan gurur duyduğum “Kentleşme uzmanı” değerli hocam Prof. Dr. Ruşen Keleş geçen hafta Cumhuriyet gazetesinde Leyla Tavşanoğlu’yla yaptığı söyleşide şöyle demiş: “Kentsel dönüşümde amaç esas olarak gecekondu bölgelerinin yaşanabilir alanlara dönüştürülmesi olmalıdır. Ama bunun böyle olmadığını 6306 sayılı afet riski altındaki alanların dönüştürülmesine ilişkin yasayla görüyoruz. Bu yasayla kentsel dönüşüm amacının dışına çıkıyor. Böylece kentsel dönüşümün amaçları son derece genişletilmiş oluyor.”

Hocam’ın ve konuyla ilgili herkesin bugüne kadar söyledikleri ortak vurgu bu yöndeydi. Kentsel Dönüşüm’le yeni rant alanları yaratılıyor ve bir takım şirketler ve ortaklarına yarar sağlanıyor.

TOKİ’nin Kentsel dönüşümden anladığı şu. Yeni rant alanları yaratmak için gecekonduları yık, yıkılan yerlerin arazilerini istediklerine ucuza kapat. Kime verdin, ne kadara verdin hiç önemi yok. Nasıl olsa bütün denetimlerden muaf.

Samsun’da yaşanan felaket bir rantın hikayesi aslında.

Nasıl mı?

Buraya dikkat.

Önce dere yatağının yönünü değiştiriyorsun.

Eski yatağın olduğu arsayı birilerine ucuza satıyorsun(eş, dosta tabi) sonra imara açıyorsun.

Arsayı ucuza kapatan  “eş, dost” imar açıldıktan sonra alıcıyı bekliyor.

Sonra tesadüf ya TOKİ geliyor, o arsaya konut yapacağım diyor.

TOKİ “Türkiye’nin En Büyük Kentsel Dönüşüm Projesi”ni  yapıyorum diye hava atıyor tabi.

“Dere yatağına konut yapamazsın, tehlikeli” diyen oluyor.

Ama kime ne.

Halkı için çağdaş yaşam alanı oluşturmak isteyen TOKİ’ye, sen mi akıl vereceksin.

İtiraz edenler neredeyse vatan haini ilan edilecek.

Halkın ucuz, güvenli ve kaliteli konut edinmesini istemiyor sanacak. Halk düşmanı yapacaklar seni.

Fakirin dostu ya TOKİ. Ucuz, güvenli ve kaliteli konut yapacak.

Sonra “Allah’ın gazabı mı, yoksa derenin intikamı mı” bilinmez yağmurdan dere 
yatağı taşıyor, sel oluyor ve dere yatağına yapılan TOKİ’nin konutlarını da vuruyor. 12 vatandaşımız hayatını kaybediyor.

Biz diyoruz ama ciddiye almayanlar olabilir diyerek bir bilene danışalım.

Sel felaketinden kısa bir süre sonra TMMOB Şehir Plancıları Odası selle ilgili ön raporunu yayınlayarak şu tespitlerde bulundu:

“Selin yaşandığı alan, tümüyle dere dolgusu bir zemin. Aslen yapılaşma dışı tutulması 
 gereken, dere yatağının değiştirilmesi sonucu oluşturulmuş bir yer. Dere yatağının değiştirilmesi ve sonrasında eski yatağın yapılaşmaya açılması temel hata olarak öne çıkmakta. Zorlama yeni güzergâh ve Mert Irmağı üzerinde yapılan köprü, bölgede taşkının başlıca unsurları. Taşkın önlemeye yönelik tesisler yeterli değil. Eski dere yatağı ve çevresinin, kent içi açık ve yeşil alan yapılmak yerine yapılaşmaya açılması önemli bir planlama hatası.”

Gayet açık ve net.

Devam edelim.

Tesadüfe bakın ki, TOKİ konutlarının yapıldığı arsaların bir kısmı AKP’li Canik Belediye Başkanı Osman Genç’in ağabeyinin, bir kısmı da Belediye Başkan Yardımcısı’nın kız kardeşinin olduğu ortaya çıkıyor.

Arsalar imara açılmadan çok kısa bir süre önce ucuza kapatılmış.

Tabi arsa sahipleri ucuza kapattıkları arsaları değerinin çok üzerinde yüksek bedeller 
karşılığında satıyorlar. Yani zenginleşiyorlar.

Ancak bu kadar tesadüf olabilir değil mi?

Şimdi anladık mı TOKİ’nin her türlü denetimden neden muaf tutulduğunu.

Şimdi anladık mı rantın nasıl yaratıldığı, paylaşıldığı ve zenginleştirdiğini.

Şimdi anladınız mı, kar etmek için insan hayatlarının nasıl hiçe sayıldığını.

Sanıyor musunuz ki, bu rantçılar vicdanlarında, ölen 12 insanımızın en ufak sızısını hissediyorlar.

Yapılan açıklamalardan belli değil mi zaten.

Ve bu rant paylaşımının Samsun’dan başka yerlerde olmadığını düşünmek safdillilik olur.

Yeni rantlar, yeni felaketler demek.

TOKİ artık ölümün yeni adı demek.














Bu yazı 11.07.2012 tarihli Aydınpost sitesinde yayınlanmışır.

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Dinmeyen...




Acılarımızı unutamayız ama ilk günkü etkisinden de zamanla uzaklaşırız.   

İşte buna karşılık olarak “zaman her şeyin ilacıdır” deyimi söylenmiş olmalı.

 Ölümlerin her türlüsü acıların en büyüğüdür şüphesiz.  

Ama bazı ölümler için iyi oldu deriz çünkü zaten öleceğini biliriz ve daha fazla acı çekmesini istemeyiz.

 Bu yüzden zaman, ölüme ve etkisine hazırlamıştır bizi.

Ama bazı ölümler vardır ki, zaman ne acısını dindirir ne de üstesinden gelir.
Çünkü bu sıradan bir ölüm değildir. Böyle ölümler olmaz olsun isteriz.  

Hala akıllardan silinmez o görüntüler.

Binlerce insanın, herkesin gözü önünde bir otelin içinde sıkışmış ve savunmasız insanları bilerek, isteyerek, hiçbir engelle karşılaşmadan yangın çıkartıp diri diri yakmalarını nasıl unuturuz ki.

Kabullenebilir miyiz?

Kanıksayabilir miyiz? 

1993 yılının kanlı cumasını, 2 Temmuzda Madımak Otelinde ne olduğunu unutabilir miyiz?

İnsanlığımızı bir kenara bırakıp, hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza devam edebilir miyiz?

O görüntüleri tekrar tekrar izlediğimizde gözleri dolu dolu olmayanımız var mıdır?

Madımak Oteli‘nde, aralarında halk ozanları Hasret Gültekin, Nesimi Çimen ve Muhlis Akarsu, şairler Metin Altıok ve Behçet Aysan, yazar Asım Bezirci’nin de yer aldığı 33 sanatçı ve 2 otel çalışanı yakılarak öldürüldü.

19 yıldır devam eden ve dinmeyen bir acı, gözyaşı bu.

Ve 19 yıldır acımızda en ufak bir eksilme olmadığı gibi, yaramıza tuz basar gibi, gözümüzün içine bakarak dalga geçtiler bizlerle.

En çok 35 kişinin yakılarak katledilmesinden sonra yapılan açıklamalar kanımızı dondurmuştu.

Nasıl unutabiliriz dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in “otelin dışındaki yurttaşlarımıza çok şükür bir şey olmamıştır” deyişini.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in “çok şükür güvenlik güçleriyle halk karşı karşıya gelmemiştir” demesini.

Dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu, otele yapılan saldırıyı, “Aziz Nesin’in halkın inançlarına karşı bilinen tahrikleri sonucunda halk galeyana gelerek tepki göstermiştir” şeklinde yorumlayarak saldırganları mazur göstermesini.

Unutabilir miyiz hiç birini.

Devam edelim unutmamaya.

Katliamın acısı henüz tazeyken, otelin alt katına kebapçı açılmasına izin vererek dalga geçtiler bizlerle. İnsanların yakıldığı binada kebap yedirtirdiler insanlara. Bunu unutabilir miyiz?

Madımak utanç müzesi olsun talebini görmezden gelerek, Bilim ve Kültür Merkezi yaptılar, “Anı Köşesi”ne katliamda rol oynayan ve oteli yakarlarken ölen iki kişinin ismini de buraya yazarak büyük bir skandala daha imza attılar. Bunu da unutmayalım.

Katliamın en önemli firari sanıklarından ve kırmızı bültenle aranan Sivas Belediye Meclis 
üyesi Cafer Erçakmak’ın katliamdan 2011 yılına kadar Sivas’da yaşadığı ve geçen sene öldüğünün sonradan ortaya çıkmasını…

Diğer aranan katliam sanıklarından İhsan Çakmak’ın da Sivas’da yaşadığı, evlendiği, ehliyet aldığı ve askerliğini yaptığının ortaya çıkmasını…

Başka firari sanık, kırmızı bültenle aranan Vahit Kaynar’ın yıllarca Almanya’da rahat bir şekilde yaşadığı, ticaret yaptığı, Polonya’ya giriş yaparken yakalandığında anlaşıldı.  Adalet Bakanlığı’nın 40 günlük tutuklama sırasında Polonya makamlarına sanığın iadesi için zamanında başvuruda bulunmamasından dolayı Vahit Kaynar’ın kefaletle serbest bırakılmasını unutabilir miyiz.

Bu arada dönemin Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu hakkında hiçbir dava açılmaması ve sonrasında Refah Partisi’nden milletvekili seçilmesini unutmadan hatırlatalım.

Devam edelim…

Dava sürecinde skandallar eksik olmadı. Mahkeme, firari sanıklardan ikisinin ölmesi, diğer 5 kişi içinde zaman aşımı nedeniyle davanın düşürülmesine karar vererek yeni bir skandala imza attı.

Ankara Adliyesi önünde toplanan kalabalık “insanlık suçunda zaman aşımı yoktur” diyerek kararı protesto etmesine polis müdahale edince Ankara’nın sokakları savaş alanına döndü. Ankara’nın meşhur başkanı Gökçek, yanan 35 canın yerine, kırılan camlar için “hiç mi vicdanınız sızlamadı?” diyerek protestocuları “düşman” ilan etti. Bunu da tarihe not düşelim, unutmayalım.

Başbakan’ın zaman aşımı kararına yönelik açıklamasını da es geçmeyelim. Dersime katliam diyebilen ama Sivas katliamında zaman aşımına “hayırlı olsun diyebilen bir Başbakandır kendisi. ”Zira katliamın sanıklarını savunarak “hayırlı bir iş” yapan avukatların bir kısmı AKP’den milletvekili, Bakan, bir kısmınında Belediye Başkanı yapıldığını unutmayalım, unutturmayalım.

İşte o avukatlardan birisi olan şimdiki AKP İzmir Milletvekili Ali Aşlık, iki gün önce Meclis’de, “Orada yargılananların büyük bir kısmı, orada yananlar kadar masumdurdiyerek Başbakan’ı bile solladı.

AKP Grup Başkanvekili Nurettin Canikli de, AKP yetkililerinin Sivas'ın, Maraş'ın, Başbağlar'ın 'katliam' olduğu defalarca söylediklerini belirterek, Sivas olaylarından dolayı AKP'ye doğrudan veya dolaylı bir suçlama yönetilmesinin insafla bağdaşmayacağını kaydetti. 

Canikli, "Biz gerçek anlamda faillerin bulunması için çalışıyoruz” dedi.
Ama unutmayalım, CHP’nin Sivas katliamını araştırma komisyonu önerisi, AKP’li vekillerin oylarıyla reddedildi. Bu ne yaman çelişki Canikli. AKP’lilerin daha önce zaman aşımını engellemek isteyen CHP’lilerin önergelerini de reddettiklerini unutmadan hatırlatalım.

Nasıl ki herkesin gözü önünde katliam gerçekleştirildiyse bu sefer gözümüzün içine baka baka yalan söylüyorlar.

19 yıl önce varolan zihniyet ismi değişmiş olsa da aynen devam ediyor.

Görüldüğü üzere, 19 yıllık sürecin hatırda kalan, unutulmayan ve unutturulmaması gereken önemli noktaların üzerinden tekrar geçtik.

Görmeyenlerin gözüne sokmak, sağır kulaklara bir daha haykırmak için, sadece katillerin değil onları yönlendirenlerinde yargılanması için, insanlık suçunda ve acıda zaman aşımı olamayacağını hatırlatmak için ve bu ülkede insanların, aydınların yakıldığını unutturmamak için tekrar tekrar söylemeye devam edeceğiz.

Sivas’ın acısı dinmedi, yanmaya devam ediyor.

Unutamayız… Unutturmamalıyız. Unutursak insanlığımızı kaybetmiş oluruz.

KATLiAMDA HAYATINI KAYBEDENLER… *

1) Behçet Sefa AYSAN (44)       Şair - Ankara
2) Yeşim ÖZKAN (20)          Sanatçı - Ankara
3) Nurcan ŞAHİN  (18)         Sanatçı - Ankara
4) Muhibe AKARSU (35)      Misafir  - Ankara
5) Muhlis AKARSU  (45)      Sanatçı - Ankara
6) Murat GÜNDÜZ  (22)      Sanatçı - Ankara
7) Handan METİN (20)        Sanatçı - Ankara
8) Ahmet ÖZYURT (21)      Sanatçı - Ankara
9) Huriye ÖZKAN (22)        Sanatçı - Ankara
10) İnci TÜRK  (22)           Sanatçı - Ankara
11) Özlem ŞAHİN (17)       Sanatçı - Ankara
12) Yasemin SİVRİ  (19)    Sanatçı - Ankara
13) Asuman SİVRİ   (17)    Sanatçı - Ankara
14) Uğur KAYNAR    (37)      Şair   - Ankara
15) Sehergül ATEŞ  (30)    Sanatçı - Ankara
16) Gülender AKÇA  (25)   Sanatçı - Ankara
17) Gülsün KARABABA  (22) Sanatçı - Ankara
18) Mehmet ATAY   (25)    Sanatçı - Ankara
19) Hasret GÜLTEKİN (23) Sanatçı - Sivas
20) Serkan DOĞAN (19)    Sanatçı - Ankara
21) Muammer ÇİÇEK  (26) Sanatçı - Tokat
22) Belkıs ÇAKIR  (18)     Sanatçı - Ankara
23) Asaf KOÇAK   (35)    Karikatürist  - Ankara
24) Edibe SULARI AĞBABA (40) Misafir - İsviçre
25) Menekşe KAYA  (17) Sanatçı - Ankara
26) Koray KAYA  (12)     Çoçuk - Ankara
27) Serpil ÇANİK  (19)     Sanatçı - Ankara
28) Erdal AYRANCI  (35)  Yönetmen - Ankara
29) Asım BEZİRCİ  (66)   Yazar – Ankara
30) Sait METİN  (23)      Sanatçı - Ankara
31) Carina Cuanna (23)  Gazeteci - Hollanda
32) Nesimi ÇİMEN  (67)   Sanatçı - İstanbul
33) Metin ALTIOK  (52)   Şair, Yazar - Ankara
34) Kenan YILMAZ (21)   Otel görevlisi - Sivas
35) Ahmet ÖZTÜRK (21)  Otel görevlisi - Sivas

*Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin web sitesinden alınmıştır.  http://www.pirsultan.net/kategori.asp?KID=6&ID=56







04.07.2012 tarihli Aydınpost sitesinde yayınlanmıştır. 
http://www.aydinpost.com/dinmeyen-30149yy.htm?interstitial=true


Bu sefer farklı



Genç heyecanlıdır, çoşkuludur, dinamiktir.

Gençlik umuttur, isyandır, gelecektir.

İşte tüm bunların karşılık bulduğu gençlerle hafta sonu bir aradaydık.
Cumhuriyet Halk Partisi Gençlik Kurultayı’ndaydık yani.
8 yıl aradan sonra 24 Haziran Pazar günü Ankara’da Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonunda toplanan CHP’li gençlerin 13. Olağan Kurultayına davetliydik.
Bir arkadaşım kurultaydan önce heyecanla şöyle demişti: Türkiye’nin geleceğinin belirleneceği kurultaya gidiyorum.
Bu cümle beni de heyecanlandırmıştı ama yine de çok iddialı gibi gelmişti. İddiasının doğru olduğu görmek için o salonda olmak gerekiyordu.

Evet, CHP’de ‘yine mi kurultay’ der gibisiniz.  Söz konusu CHP olunca Kurultaylar eksik olmuyor tabi.  

Ama bu sefer farklı. Evet yine kurultay var ama tam tersine “iyi ki kurultay yapıyorlar” diyeceksiniz.

Yine kavganın, yumrukların ve sandalyelerin uçuştuğu kurultay görüntüleri görmeyi bekleyeceksiniz ama yanılacaksınız. Bu sefer gerçekten farklı. Bu sefer birlik, mücadele ve dayanışmayı göreceksiniz. Neden mi? Çünkü bu sefer gençler iş başında. Sahnede onlar var.

Öncelikle şunu söyleyelim. Bu Kurultayla gördük ki, CHP Gençlik Kolları’nda artık bir dönem kapandı. 8 yıldır emir komuta zinciri gibi yürütülen gençlik kollarında atama devri tarihe gömülmüş oldu. Ve artık büyükler, karşılarında “el pençe” durmasını isteyecekleri bir gençlik bulamayacak.

Kurultayda dikkatimi çeken bir farlılık da; Kurultayı’ın Divan Başkanı sanki özellikle seçilmişti. 
Kendisi 1980 öncesi iki defa üst üstte Gençlik Kolları Genel Başkanı seçilen ve şu anki Ankara İl Başkanı Zeki Alçın’ın olması pek anlamlıydı. Bir tarih, yeni bir tarihe tanıklık ediyordu adeta.

Anlamlı başka bir farklılık da; salona girildiğinde hemen dikkati çeken, bir tribünü boydan boya kaplayan ”Ersin çıldır aramızda” pankartı idi ki herkesi duygulandırdı. Haziran 2008′de gerçekleştirilen Tarım Kurultayı için Şanlıurfa’yı ziyaret sırasında seçim otobüsü üzerinde başını üst geçide çarparak hayatını kaybeden eski Gençlik Kolları Genel Sekreteri Ersin Çıldır’ı arkadaşları unutmamıştı.
Kendisini saygıyla anıyoruz.

Bu sefer farklı demiştik.

Kurultaya iki adayla gidilmesi  ‘gençlerde mi bölündü’ gibi bir algıya sebep olduysa da gençler bunu boşa çıkartmıştır. Evet, gençler yarışmıştır, iki adaydan birini desteklemek durumunda kalmışlardır. Ama salonda bundan doğabilecek olumsuz bir hava yoktu, ki olmadı da.

Oy kullanma işlemi devam ederken bile iki adayı destekleyenlerin birbirlerini tamamlayan ve birlikte eşlik ettikleri ortak sloganlar atmaları coşkuyu ve alkışı arttırdı.
Gençler ezber bozdular yani.

Gelelim adaylara.


İki adaydan biri olan mevcut Genel Başkan Barbaros Dinçer 169 oy almasına karşın, diğer aday Avukat Emre Doğan’ın 259 oy almasıyla seçimi kaybetti.
Aslında farklı olan ve benimde gözlemlediğim şudur. Artık CHP tabanın son iki yıldır değişimden yana gösterdiği tavır, hiç şüphesiz gençliğe de sirayet etmiş durumda.  Gençler, büyükleri gibi yavaş hareket etmek ve ağırdan alarak boşa kaybedecekleri zamanı olmadığının farkında. Bu yüzden gençlerin boş laflara, bunu söyleyen gençlerde olsa, karınları tok.

Siz değişimi sağlayamazsanız sizi değiştirirler. Çok basit bir kuraldır: Değiştirmek için önce değişmek lazım.

İşte Emre Doğan’ın bu farkı, hiç şüphesiz seçilmesinin en temel nedenini oluşturdu.

Boşuna demedik bu sefer farklı diye.

Emre Doğan’ın 2004 den bu yana seçimle göreve gelen ilk Gençlik Kolları Genel Başkanı olması gurur duyacağı bir durum şüphesiz ama unutmasın ki, yükü ağır, sorumluluğu fazla bir göreve talip oldu.

Emre Doğan ve ekibini tebrik ediyor ve çalışmalarında başarılar diliyorum.
Barbaros Dinçer ve arkadaşlarının ise parti için çalışmaya devam edeceklerinden ve yeni yönetime destek vereceklerinden şüphemiz yoktur.

Evet artık gözler Emre Doğan ve ekibinde olacak kuşkusuz. Ne yaptığıyla ilgili olarak sıkı takipçisi olacağımızı ve projelerini bu köşeden paylaşacağımızı şimdiden belirtelim. Yeter ki iş yapılsın. Gençleri birleştirsinler, örgütlesinler.

Şunu rahatlıkla diyebilirim ki; CHP’nin son dönemlerinde yaptığı en olumlu işlerden biri Gençlik Kurultayı’nı toplamak olmuştur. Ve gençler, Kurultay’ın altından kalkmayı başararak şu mesajı vermiştir: Biz değişiyoruz, Türkiye’yi değiştirmek için.

E artık CHP,  gençlerin enerjisini, potansiyelini daha iyi değerlendirmek zorundadır. Bu kaçınılmazdır.

Yazının başında belirttiğim gibi o salonda bulunarak, arkadaşımın iddiasının haklılığını 
bizatihi görmüş oldum.

Yazıyı Emre Doğan’ın konuşmasında Atatürk’ten yaptığı bir alıntıyla bitirelim: “Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler asla ve asla yorulmazlar.”

Yolunuz açık olsun.

                                                                                                                                                                                                                      
27.06.2012 tarihli Aydınpost sitesinde yayınlanmıştır. 
http://www.aydinpost.com/bu-sefer-farkli-30010yy.htm?interstitial=true