“Cumhuriyet Halk Fırkasının müstakar umumî siyasetini şu kısa cümle açıkça ifadeye kâfidir zannederim: Yurtta sulh, cihanda sulh için, çalışıyoruz.”
Hepimizin çok iyi bildiği “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözünü Mustafa Kemal Atatürk 20 Nisan 1931'de seçim dolayısıyla çıktığı bir gezide söylemiş.
Özetle; Atatürk’ün bu vecizesini ‘Milliyetçilik’ ilkesiyle de formüle edilebilecek “saldırgan, yayılmacı olmayan” barışçıl bir ilkedir diyebiliriz.
Lozan sonrası dış politika hiç şüphesiz; dış müdahale olasılığına karşı “temkinli olma” yı gerektirmiştir. Ama diyebiliriz ki, yeni Türkiye’nin dış politikası “komşularla iyi ilişkiler ve bölgesel savunma ittifaklarının kurulması üzerine olmuştur. Böylelikle hem komşu devletlerle hem de uluslar arası arenada devam eden ve çıkabilecek sorunların barışçıl yollarla çözülmesini hedeflenmiştir. Ve büyük oranda başarı sağlanmıştır.
Bu süreç tek parti döneminin son bulduğu 1950 ‘ye kadar Türkiye’nin dış politikasının temelini de oluşturmuştur.
1950 sonrası CHP’nin iktidardan gitmesiyle, Türkiye’nin ABD’den yana taraf olmasıyla başlayan yeni süreç NATO üyeliği ve Kore Savaşı’na dâhil edilerek sadece “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinden uzaklaşmamış, komşularıyla zaman zaman sorunlu dış politikanın temeli de atılmıştır.
Bu dönemlerden 2000’li yıllara gelindiğinde Türkiye’nin komşularıyla önemli diyebileceğimiz sorunu pek yoktu. Yani karınca kararınca geçinip gidiyorduk.
Hatırda kalan “Türkiye’nin ilk kadın Başbakanı” ünvanından çok yaptığı “gaflarla” anılan Tansu Çiller hanımefendinin "Can veririm ama çakıl taşı vermem" dediği Yunanistan’la yaşanan “Kardak krizi” olayı…1998’de Suriye ile Abdullah Öcalan’dan dolayı yaşanan gerilim…
Hani bunların dışında gündemi meşgul edecek ciddi dış politika sorunlarıyla karşılaşmadık desek yeridir.
Hatta 2003 yılında, Amerika’nın Irak’ı işgal etmesiyle Türkiye’nin hava sahasının Amerika’nın kullanımına açılmasını sağlayacak “1 Mart tezkeresi” nin AKP’nin isteğine rağmen reddedilmesi bölge coğrafyasında sempatiyle karşılanmıştı.
Tabi buna rağmen AKP Hükümeti dış politikada yeni atılımlar yapacağını ve hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının ipuçlarını vermeye başlamıştı. Özellikle Başbakan Erdoğan’ın Türkiye’nin “Büyük Ortadoğu Projesi”nin (BOP) uygulayıcısı ve “Eş Başkanı” olduğunu söylemesi bunun sonucuydu.
İşte dış politikadaki bu yeni süreci biraz detaylandırarak anlatmaya çalışalım.
Yıl 11 Eylül 2001.
Dünya Ticaret Merkezi olarak bilinen “İkiz Kuleler”e saldırı düzenleniyor ve kuleler yerle bir ediliyordu. Aradan 1 ay bile geçmeden Amerika elinde hiçbir kanıt olmadan İngiltere’yle birlikte oluşturduğu “Koalisyon Güçleri”, NATO destekli operasyonlarla Afganistan’a yönelik “Kalıcı Özgürlük Operasyonu” adıyla operasyon başlattı ve Taliban yönetimini düşürdü.
Aradan geçen 11 yılda Afganistan’a bırakın özgürlük ve demokrasi gelmesini yanına bile uğramamıştır. İç savaş, ölüm ve kalıcı istikrarsızlıktan başka bir şey gelmemiştir.
İşgalden sonra Afganistan’ın yeniden inşası sürecinde NATO üyesi olmamız sebebiyle bizim askerimize de Afganistan yolu gözüktü. Hani 4 ay önce Türk helikopterinin arızadan dolayı düşüp 12 askerimizin öldüğü Afganistan’dan söz ediyoruz. 2001’den beri oradalar.
Aslında Afganistan operasyonu yeni operasyonların kılıfının da uydurulmasının aracı olmaktan başka bir işe yaramamıştır. Teröre destek veren ülkelere “kitle imha silahları” bulunduran ülkeler de eklenince yeni kurban kim dediğimizde anlaşılması zor olmayacaktı.
E nasıl olsa “Büyük Ortadoğu Projesi” uygulanıyordu. Hani bizim Başbakanımızın Eş Başkanı
olduğunu gururla söylemekte sakınca görmediği proje.
Yıl 20 Mart 2003.
" Irak'taki Saddam Hüseyin rejiminin ABD'nin güvenliğini tehdit eden kitle imha silahlarına sahip olduğu gerekçesiyle” işgal edildi. Operasyonun adına dikkat: Irak’ı Özgürleştirme Operasyonu.
Peki sonuç?
Kitle imha silahları hiçbir zaman bulunamadı. Ama 1 milyondan fazla insanın öldüğü tahmin ediliyor. Kalıcı istikrarsızlık, siyasi kriz devam ediyor. Her gün bombalar patlamaya, insanlar ölmeye devam ediyor. “Ebu Garip” işkencehanesindeki çığlıklar hala kulaklarda yankılanmaya devam ediyor. Ve devam edecek “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” diyenlere inat. Süleymaniye kentinde askerimizin başına “çuval” geçirilmesi de çabası.
Olur böyle şeyler, Büyük Ortadoğu Projesi nasıl olsa…
Şimdi bunlar olmuşken ama sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıp, yeni bir sayfa açıyormuş gibi gösterip ”Komşularla Sıfır Sorun” diye bir dış politika icat etmek ne kadar inandırıcı olabilir.
Bu işin mucidi Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu “Stratejik Derinlik” adlı kitabında bu yeni sürecinin ipuçlarını veriyor. “Stratejik açıdan mihver bir ülke olan Türkiye, bu sorumluluklarının gereğini yerine getirmesi durumunda, yeni dengelerin oluşacağı daha istikrarlı uluslar arası konjonktüre daha uygun şartlarda giren merkez bir ülke konumu kazanacaktır."
Mesela Ermenistan’la iyi ilişkiler için şartlar uygundu, açılım yapıldı. Sonuç, elde var sıfır. Ermenistan’ın adını anan yok şimdi.
Fransa’yla “Ermeni soykırımı” meselesinden neredeyse her sene sorun yaşıyoruz. Bu sorunu yaşamadığımız bir yıl! olursa eğer Türk dış politikasını başarılı sayacağım.
Komşumuz İran’la ilişkilerimiz iyiydi. Şartlar hep uygundu. Biz ne yaptık. Kendisini hedef aldığını bildiği “Füze kalkanı” nı topraklarımızda kurulmasına izin vererek aramızı açtık. Sonuç, ilişkilerimiz bozuldu. Elde var sıfır.
Başbakanımız, dost ülke Libya lideri Kaddafi’den şartlardan dolayı “İnsan Hakları” ödülünü alınca dostluğumuz pekişecek diye bekledik. Ama “Arap Baharı” sevdasına kapılan isyancıların çağrısıyla Libya’ya bombalar yağdıran NATO’ ya ses çıkartmadık.
Ama Libya’ya NATO operasyonundan önce Sayın Başbakanımız şöyle demişti : NATO Libya’ya müdahale etmeli midir? Böyle bir saçmalık olur mu yahu? NATO'nun ne işi var Libya’da? NATO mensubu olan ülkelerden birine herhangi bir müdahale yapılması halinde böyle bir şeyi gündeme getirebilir. Bunun dışında Libya'ya nasıl müdahale edilebilir? Türkiye olarak biz bunun karşısındayız, böyle bir şey konuşulamaz, böyle bir şey düşünülemez.
Bu açıklamadan 3 hafta sonra NATO, Libya’ya operasyon başlattı. Sanki o sözler hiç söylenmemiş gibi operasyona destek verildi. Elde var sıfır.
Gelelim komşumuz Suriye’ye. Şartların en olgunlaştığı komşumuzdu. Dosttuk, sınır ticareti yapıyorduk, vizeleri kaldırmıştık. Hatta iki ülkenin Bakanlar Kurulu ortak toplantı yapıyordu. Bir anda her şey tepe taklak oluverdi. Bizim “Esad” diye bildiğimiz “Esed” oluverdi mesela. Dostumuzu “diktatör” ilan ediverdik. Yıllardır iyi bildiğimiz “Baas rejimi” şimdi yıkılmalıydı.
Bu içinden geçtiğimiz süreç, Türk dış politikasının tarihi açısından ilkleri yaşadığımız gelişmelere sahne oluyor. Türkiye Cumhuriyeti, geçmişinde hiçbir silahlı gruba (isyancı da diyorlar ya) başka bir ülkede faaliyet göstermesi için imkân sağlamamıştı. Kendi topraklarımızda başka bir ülkenin rejimini yıkmak, liderini devirmek için planlar yapıldığı bir dönem olduğunu sanmıyorum.
Amerikan çıkarlarının gerçekleşmesi üzerine dayalı bir dış politika, komşularla bazen dost bazen de düşman olmayı, hatta yeni düşmanlar yaratmayı gerektirmiştir. Bazen de iç siyasete direkt müdahaleyi ya da dolaylı desteği gerektirmiştir. (12 Eylül Faşist darbesini yapanlar için Amerikan Başkanı’na haber veren CIA yetkilisi “bizim çocuklar başardı” ifadesini kullanması gibi.)
Nereden nereye.
Kendi ülkemizde sağlayamadığımız barışı dışarıda nasıl savunacağız.
Ah o,“Arap Baharı” yok mu?
Bu olsa olsa yalancı bahar olur.
Dost bildiklerimizi nasılda düşman etti bize.
“Komşularla sıfır sorun” diye diye yakında komşumuz kalmayacak.
Hatta “ne güzel komşumuzdan sen Fahriye Abla” diyecek kadar.
Bu yazı 25.07.2012 tarihli Aydınpost sitesinde yayınlanmıştır.
http://www.aydinpost.com/sifir-30482yy.htm?interstitial=true



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder